Eylül 18, 2019

Kitaplar ve ben

Kitaplar ve ben

Şişman bir çocuktum.. O kadar ki minikken, mesela merdivenleri inerken ya da yolda, koşarken, korkarmış hep ardımdakiler… İniyor muyum, koşuyor muyum yoksa yuvarlanıyor muyum anlaşılmazmış çünkü bakıldığında. Öyle yuvarlak top gibi bir şey işte. Böyle derler o zamanlarımı hatırlayanlar.
Annem de hep zayıflayayım diye çekermiş yemekleri önümden. Eve aldığı çeşit çeşit güzel bisküvileri, kekleri, hatırlarım saklardı anahtarlı dolapların ardında, giysi dolabında bile. Sırf ben aşırıp da doldurmayayım diye midemi. Bense, hınzır, durur muyum hiç yerimde, hep arardım evin içinde nerede ne saklı, nereye nasıl ulaşılır diye.

İlkokula gittiğimde, harçlığımı daha ilk günden yatırırdım kantinci amca Veli Efendinin kasasına, çikolata gofrete. Ertesi gün başlardım tabii dilenmeye ağabeyimden “kalemim bitti, kalem alacağım, silgim yok silgi alacağım, para ver bana” diye.. O da abur cubur alacağımı bilmesine rağmen, kıyamaz istemeye istemeye verirdi harçlığından bir miktar.

Bir taraftan yeme hazzına doyamazken, diğer taraftan annemin “kızım yediğine dikkat et, zayıflaman lazım” sözleri ile beslenen beynim sonundan bana oyun oynamayı seçti doğal olarak.
Yaşamımın uzun yılları, diyeceğim son bir kaç yıla kadar, hiç olmamış kendime güvenim. İnsanlar yerine, kitapları bilmişim arkadaş, dertleştiğim, sohbet ettiğim, onlarla birlikte iken çevremde top atılsa duymayacağım. O kadar ki ilkokul ikinci sınıfta Çalıkuşu’nu okumuştum. Anlayabilmek için kitabı bütün bir kış aynı kitabı okuduğumu hatırlarım Çalıkuşu’nu. O kadar ki biraz daha büyüyünce, yaz tatillerinde annemin “büyümek için dinlenmek gerek diyerek” bizi zorla yatırdığı öğlen yemekleri sonrasında herkes uyumuşken evden kaçıp, kitap almaya giderdim o zamanlar bana en yakın dost olan Savaş abinin dükkanından… Her gün kaçardım, giderdim Savaş abiye.
Bugün alınan kitap dayanmazdı ki yarına.
Okuması uzun süren, çok uzun süren diğer bir kitap da evde babamın kütüphanesini keşfettiğim zaman okumayı seçtiğim kitap olmuştu. Okulda Fransızca öğrenmiş ikinci lisan olarak da yarım yamalak bir İngilizce dersi almaktaydık. Babamın müthiş İngilizce kitaplarına dikmiştim gözümü. Seçtiğim ilk kitap Haim Potok’un “the Chosen” kitabı idi… Bir elimde kitap, bir elimde sözlük başlamıştım okumaya. İşin içinden çıkamadığım zaman babamdan açıklamalar isteyerek. Bir yıl kadar sürmüştü o kitabı okumam, ancak kitap biterken İngilizceyi de öğrenmiş, babamın kütüphanesinin bana sunduğu yepyeni, üstelik de bedava bir dünyaya yelken açmaya hazırdım artık…
Büyüdüm. Lise, üniversite yılları derken o kadar çok okurdum ki, dolmuşta, otobüste hatta sokakta yürürken bile okurdum.
Kendime göre yöntemler geliştirmiştim yürürken rahat okumak için. Hangi seslerine anlama gelmekte, kaç kelimede bir başımı kaldırıp, yola bakacağım, falan diye. Ev okul arasını yayan yürüdüğümden ciddi bir okuma seansı olurdu bana. Artık oldukça hızlı yürümeyi de öğrenmiştim yürürken.
Ta ki bir gün, okuldan dönerken yorgun argın…

…çarpana kadar o kaldırımın orta yerindeki tabelaya.

Öyle acımıştı ki canım. Eve varıp kendimi aynanın karşısında bulduğumda, fark etmiştim bu çarpmanın izini: bedenimin tam ortasında anlımdan başlayan, tepeden tırnağa kıpkırmızı bir çizgi.

O gün vaz geçtim, yürürken okumaktan. Sonrasında hep güldüm, hatırladıkça o anı… Bula bula “dur” tabelasını bulmuşum çarpacak.

Bugün biliyorum. Yaşamın bir dersiydi o çarpışma o gün bana! İhtiyacı olan bilgi, geliyor bir şekilde yaşamda insanın karşısına. Acı veren ya da güldüren ama bir şekilde eninde sonunda mesajı anlayacağı şekilde.

Dalia MAYA
20/09/2012
14:20

 

 

Benzer yazılar

Yorum yazılmamış.