Eylül 18, 2019

Sözün indirgenip ruhun sanata dönüştüğü hal: Renee Levi ve Sibel sergisi

Sözün indirgenip ruhun sanata dönüştüğü hal: Renee Levi ve Sibel sergisi

 

Mavi bir enerji patlaması ile karşılıyor sanatçı Renée Levi Art On Galeri’deki Sibel Sergisinde izleyiciyi. Daha henüz vitrine bakarken hissediyorsunuz o patlayan enerjiyi. Belki aylarca sanatçının ruhunda merakla araştırılmış, sorgulanmış, biriktikçe birikmiş. Belki çocukluğundan beri… Ve bir anda patlayıvererek dışarı fışkırmış bir enerji… Biraz nereye gideceğini tam da bilmez gibi… Biraz kendi etrafında dönerek cevabı bulurcasına… Hem dışa dönük, dışa açılan… Ama aynı zamanda içine çeken bir enerji. Söylenemeyenin söylenmeye çalışması gibi. Kelimelerle ifade edilemeyenin renklerle ve enerji ile anlatılması gibi. Anlatılamayanın izleyicinin ruhunda yeniden yaratılması gibi. Bir taraftan merkez kaç kuvveti ile dışarı doğru iterken; bir taraftan sarıp sarmalayan, sardıkça da kırmızı, pembe, yeşil birer kara delik gibi içine çeken, izleyiciyi kendi içine bakmaya, kendi içini incelemeye zorlayan bir enerji. sibel-4

 Küçük yaşlarından itibaren ailesi ile İstanbul’dan göç ettikleri İsviçre’de yaşayan, sanat dünyasında tanınan sanatçı Renée Levi’nin İstanbul’daki ilk kişisel sergisindeyiz. Açılışa daha bir gün var. Tablolar henüz tam yerlerine yerleştirilmemiş… Işıklar ancak hazırlanmış… Galeride hummalı bir çalışmanın arasında sanatçı Renée Levi ve serginin küratörü Sanat Tarihi uzmanı Dr. Necmi Sönmez ile muhabbet ediyoruz. Sanatçının eserinin söylenmeyeni ifade etme çabası gibi İngilizce, Türkçe, Fransızca, Almanca birbirine karışıyor. Mesaj, yürekten algılanması gereken bir mesaj olunca, ifadeyi verecek kelimeyi, sentaksı lisanda bulmak oldukça zor olabiliyor.

Bir nevi meditasyon gibi. Meditasyonu yaparken yaşadıklarınızı bilirsiniz. Ama anlatmak, kelimelere dökmek, oldukça zordur. Üstelik, sanatçının eserini üretirken içinde bulunduğu meditatif hali, sizin, onu izlerken, algılarken yaşadığınız ruh halinize karışıyor. Sanatçı, sanat, anlatıcı, veren, alan, izleyici hepsi bir bütün olarak sizde evrimini tamamlıyor. Aynı tabloya, bir dahaki bakışınıza kadar…

Hissediyorsunuz, kimi eserde akışı ve o akışla anlık hareketin yarattığı sonucu. Kiminde direnci, kiminde ise direnişe izin vermenin içindeki yaratıcılığı.

En iyisi sözü, Renée Levi ve Dr. Necmi Sönmez’e bırakmalı

renee3RENEE LEVİ –
“4-5 yaşlarında iken ailemle İsviçre’ye taşındık. Sanırız ki o yaşlarda yaşananlar unutulur. Oysa benim için bu göç gerçek bir travma idi. Bir şok. Düşünün, kocaman bir aile yaşantınız var. Teyzeler, halalar, amcalar, kuzenler, büyükanne, büyükbabalar… Bir yaşam şekli olarak kalabalık ve büyük bir ailede var oluyorsunuz. Ve birden bire İsviçre gibi yeni bir ülkede 4 kişilik küçücük bir aileye dönüşüyorsunuz. Her şey değişiyor. Geriye dönüp baktığımda kim annem, kim babam ancak o zaman anlamaya başlamışım diye düşünürüm. İstanbul’daki sımsıcak çok kalabalık bambaşka bir hayattı. Ve bir anda her şey değişti. Bana ne olduğunu anlamamıştım. Oysa renkler bile değişmişti. İstanbul’u sıcacık renkleri vardı. İsviçre’de ise gökyüzünün mavisi bile farklıydı.

Ve küçük bir çocuksanız eğer, çok anlamazsınız, rasyonel olarak düşünmezsiniz ama farkı hissedersiniz. Yine de bu duyguların ve yaşamdaki değişimlerin renklerle bağlantısı vardı benim için. Bir de lisan ile olan ilişkim de değişmişti aniden. Göç öncesinde Ladino, Fransızca, Türkçe hepsi bir arada konuşulurdu. Oysa göçten sonra Ladino annemle babamın kendi aralarında konuştukları bir lisana dönüşmüştü. Bizimle Türkçe konuşuyorlardı ve dışarıda da Almanca konuşuluyordu. Dolayısıyla ev yaşamı ile sokak yaşamı birbirinden kopmuştu.
Bütün bunlar olurken çocukluk yaşlarımın desenlerle dolu bir yaşam olduğunu düşünüyorum : Evet her çocuk resim yapmayı sever, ama ben resim yaptığımda kendimi iyi hissediyordum. Resim benim için bir ifade şekli idi.

DM – Neydi, nedir bugün ifade etmek istedikleriniz ?
RL – Tabi, gerçekten bilmek isterseniz, belki açıklanabilir. Ama yaşamda o ilk etki dediğimiz şeyde garip bir ruh hali vardır. Açıklayamazsınız. Bu beni her zaman ilgilendirmiştir. Mesela bu sergideki eserlerimin bir kısmı yazı ile ilgili. İlk insanlar yazıyı nasıl keşfetti ? Harfleri nasıl yarattılar ? Hangi şeklin hangi harf olmasına nasıl karar verdiler ? Onun farkındalığını içimde yaşatıp, bunun renklerle ifade etme yolunu seçiyorum. Ve yazma anında, -yani resmetme anında, ki o bir trans halinin sonucunda anlık ve tek bir bedensel hareketle oluşan bir eser- cevabı hareket, desen ve renkle veriyorum.

DM– Bir çeşit kavramsal sanat demek doğru olur mu ? Sol Lewitt de öyle demiyor muydu ? Önce fikir var o fikri araç olarak sanatçı gerçekleştiriyor.

RL – O kadar kolay tabi değil. Tamam, Sol Lewitt, 70 senelerinde öyle yaptı ama ben şöyle düşünüyorum: Mesela önce konu üzerinde uzun süre okuyorum, araştırıyorum ve düşünüyorum. Ardından kurallarımı oluşturuyorum. Yani, kullanacağım kağıda, tuvale karar veriyorum, renklerimi belirliyorum, ve ani hareketin şekline karar veriyorum. Bir anlamda eserin yapılışını organize ediyorum. Karar aşamasında bu noktalar çok net. Ve hareket çok hızlı. Ancak yapılış anında o akış halinde iken bir çok şey değişebilir. Ve sonuç ya iyidir, ya da beğenmiyorsam çöpe gider.
Ancak eseri yapmaya bir kere başladım mı, her şey çok hızlı gelişiyor. Hareket anında artık düşünmeye zaman yok.

DM-  Nasıl bir süreç bu süreç?

RL -Okuyorum, aylarca, düşünüyorum, ufak desenler yapıyorum, başka işler de yapıyorum arada ama beynimde sürekli bir soru, sorgulamalar ve bu eser var..

DM – Soru?

RL – Evet bir sorgu gibi… Sanki kafamda sürekli sorgulanan bir düşünce…

Ardından büyük tuvallerimi hazırlıyorum. Onları hazırlamak çok uzun süre alıyor. Bazan 4-5 ay kadar… ve renklerimi hazırlıyorum. Onları pigmentlerden yola çıkarak kendim yapıyorum. Bunun ardından doğru anı beklemek gerek. Bazan 2-3 gün kadar. Hazırlık çok uzun ama eserin gerçekleşme süresi çok kısa. Ancak sonrasında da uzunca bir düşünme ve sorgulama süreci var. Gerçekleştirirken yeterince serbest miydim, biraz fazla mı oldu? eksik mi? İstediğim etkiyi yaratabildim mi? Naif bir çalışma değil yani bu. Ve istediğim gibi değilse o koca tuvalleri atmam gerekiyor.sibel-2

DM – Doğru anlıyorsam, uzun ve kontrollü bir hazırlık çalışmasının ardından kısa bir kendini akışa bırakış anında yaratımı gerçekleştiriyorsunuz. 

RL -Evet, ve o kısa yaratım anında her şey planlandığı gibi gitmeyebilir de.
Mesela sergideki bir eserde , gezerken göreceksin. Biz sanatçılar genellikle tuvale fazla baskı uygulamayız. Zira baskı uygulayınca tuvalin altındaki tahta dayanağın izi resme karışır. Bu tabuya neden takıldım diye düşünüyordum. Neden tuvale güç uygulamaya çekiniyorum? Sonra o yaratım anında, ki o anda sanatçı olarak ben de eserin içindeyim, o an hissediyor ve yapıyorum. Şurada bir sorun var, bu düşünme şeklimdeki sorunu atayım ve bunu kabul edeyim diyorum. Bunu düşünerek değil o anda akıştaki hareketinin sonucu olarak yapıyorum. O anı kabul etmek gerek. Bu noktada, resmin tam da içinde iken bir tuvali iyi yapan şeyin ön görmediğimiz bu küçük akış değişikliklerinin olduğunu fark ettim. Bu şimdiye dek tüm anlattıklarımı önemsiz kılıyor. Yaratma anı, bu aksiyon anı planlanmamış şeyler ve anlarda kendimi canlı hissediyorum.

DM – Belki de bir çeşit özgürleşme?

RL -Belki. Belki bu bir özgürleşme anı ama bana göre güçlü olmasam bile bir çatışmadan galip çıkma hali.

Zira ben bütün bunların ön eskizini yapıyorum, hazırlıyorum ama çalışmaya başladığım anda içimden gelen hisler, duygular bütün bunları alt üst edip bambaşka bir yere de beni götürebilir.

Dr. Necmi Sönmez – Caz müziğindeki gibi bir çeşit emprovizasyondan söz ediyoruz.necmi

RL – Belki onlara benzetilebilir. Biliyorsunuz aynı şekilde başlasalar bile, emprovizasyonda hep aynı şarkıyı çalamazlar, çalmazlar. Bu demek oluyor ki, artık bunu yapmak istemiyorum Şimdi başka bir şey söyleme zamanı. Yine de bunun içinde her zaman bir arayış vardır. Ve bir çeşit özgürleşme vardır.

DM – Eğer doğru anlıyorsam, tüm hazırlık beyinde yapılıyor, anca sonrasında aksiyon yürekle ruhla gerçekleşen anın enerjisi ile gerçekleşen bir aksiyon…

NS – Sezgisel

R.L: – Ve geri adım atmıyorum, Her şey bir anlık bir jest ile oluyor. Geri adım atmak, bunu eklemek şunu çıkarmak, ötekini bir şekilde değiştirmek demek. Benim eserimde bu yok. Bir jest, ve bitti.

DM – Buradaki eserleriniz birbirinden bağımsız eserler…

RL – Evet bu tip çalışmalar da yapıyorum. Birbirinden bağımsız ve farklı yerlerde sergilenebilir eserler. Ama ben sıklıkla enstalasyonlar yapıyorum. Enstalasyon demek, işin yerine göre yapılması ve sadece orada sergilenmesi.

N.S. Biz aslında hep mekana göre iş üreten insanlarız, bizim için mekan çok önemli. Mekanın kendisi ve eserlerin birbiriyle ilişkisi olacak. Bizim için önemli olan mekana ait bir girişim yapabilmek.

Renée aslında İsviçre Bazel’de çok önemli bir akademide profesörlük yapıyor. Kendisi 6 aydan beri orada sabatik sene izni almıştı çalışabilmek için. Son zamanlarda çok yazı yazıyor.

RL – niye yaptığımı neden yaptığıma dair bir yazı yazıyorum. Ben bunu 3 bölüme ayırdım : Çatı, gözlük ve ten.

DM – Çatı ? 

RL – Çatı, güven demek. Enstalasyonlarımda hep kendimi iyi hissedeceğim bir yer yapmak istiyorum. Yuvayı yaratmak istiyorum. Birine öyle bir şey yaparsam onun için de yuva gibi bir şey hazırlamak istiyorum.

DM – Gözlük?

RL – Gözlük, görmek demek. İyi ve kesin görmeyi sağlıyor. Ama kesin görmek iyi düşünmek, anlamak, içine bakmak; dibe, mümkün olduğunca derinlere inmek demek. İnsanın daha da içine inebilmesi .

DM – Peki, Cilt?

RL – Cilt de tamamen duygusal, kişiye özgü olabilmek demek. Yaptığım eserlerin böyle bir özelliği var.
Bu sergiyi son 1 yıl boyunca çok resim odaklı ve hareket odaklı çalıştıktan sonra çıkardım. Bu yüzden sergide bir çok renk var. İçine giren insanı da etkiliyor.

N.S. – Ve tabi, normalde kendisi çok daha büyük resimler yapıyor, bunlar aslında onun küçük resimleri. Hakikaten 20 *10 metre işleri var. Çok büyük çalışan bir sanatçı.

DM -Hareket odaklı çalışma nedir?
(Bu soruyu sormaya kalmıyor her ikisi de oturdukları sandalyeden kalkıp beden dili ile anlatmaya başlıyorlar. Uzun yılların getirdiği dostluk ve işbirliğinin sonucu bu olsa gerek. Dr. Necmi Sönmez’in sohbetin başka bir yerinde işbirliklerini Türkçe özetlemesinin ardından, Renée’nin “ne dediğini anlamadım, ama yüzde yüz katılıyorum” demesi de böyle bir güven ortamının, çok anlamlı bir çatının kurulduğunun göstergesi değil mi?)

RL + NS – Hareket odaklı çalışmak demek… Duruyorsun bir yerde, durduğun zaman bir transa giriyorsun ve bir elektrik alman gerekiyor, bir yerden bir şey gelmesi gerekiyor, ve sonra çıkartıyorsun, var oluşla ilgili bir şey….

Kavram şu : öyle bir hareket yapman gerekiyor bütün ruhunun, içinin, belleğinin dışa yansıması gerekiyor.

DM – Bu durumda son derece meditatif bir sanattan bahsediyoruz. İzleyici de gelecek, bakacak ve o hareketin esere yansıması ona bir şekilde çarpacak, kim bilir belki o da bambaşka bir meditatif yere gidecek.

RL – Aynen yapmak istediğimiz o.

DM – Tabi böyle çalışan çok sanatçı var ve ilk bakışta birbirine benzetebilirsiniz. Sizin diğerlerinden farkınız ne?

RL -Sanıyorum benim eserimdeki en tipik özellik araçların indirgenmesi ve renklerin indirgenmesi.

Hatta inanır mısınız, bunca yıldır ilk defa bu sergide farklı renkler kullandım. Genellikle sergilerim tek renkli olur. Neredeyse yepyeni bir özellik bu. Renge karar veririm. Ama benim için asıl önemli olam bir resim yapma şekli ve sonuçta yarattığım desen.

DM – Ne değişti? Ne değişti de çoklu renk kullanmaya başladın?

RL – Yaşamda farklı anlar vardır. Sanırım kendime rağmen kurallarıma rağmen bir şey yapmak istedim. Kurallarımı yıkan bir şey. Ve İstanbul için çok renkli bir eser yaratmak istedim.

DM – Sergi gezmelerimde hep şunu düşünürüm, sanatçı geçmişi ve geleceği ile andaki halidir. Her ne yaşamış, her ne hissetmişse. Yaşamının bütünü içinde o an içinden ne çıkarmak istemişse, eserine yansır. Ve bu sergide de, anlattıklarınızın ışığında tek renkli tabloların İstanbul’dan İsviçre’ye geçişin şokunu yansıttıklarını ve tarif ettiğiniz yaşam şeklinin çok renkliliğinin karşısında oranın tek renkliliğini taşıdığını hissettim. Oysa İstanbul için planladığınız sergide, bir çeşit döngü tamamlanmış, İstanbul’a dönüş gerçekleşmiş, ve gerek Avrupa kültürünün, gerekse İstanbul kültürünün bütünleştiği çok renkli bir esere dönüşmüş… Sanki sanatçı şu an bir köprüde, tamamlanan bir döngünün sonu yepyeni bir döngünün başlangıcı arasında bir köprüde…


Her sergi bir dönüşümdür sanatçı için ama özellikle bu sergi yaşam yolculuğunuzda bir döngünün tamamlandığı bir sergi olması sebebiyle bir atlama tahtası işlevi görecek gibi geliyor bana. Hani çocukluğunuzun İstanbul’unun çok renkliliği, İsviçre’nin kuzeyindeki bir kasabanın tekdüzeliği ile kesilmiş, yine de oranın mavisi eserlerinize hakim olmuştu. Şimdi ana vatan olarak hissetmeseniz de köklerinizi ilk beslendiği bu topraklara bir sergi için bile geri dönüş o döngüyü renklendirmiş… Hikaye bundan sonra nereye gidecek, güvenli çatınızın altında duygularınızı teninizden dönüştürüp hangi öz bilgilere ulaşacaksınız, hep birlikte merakla takip edeceğiz. İstanbul sanat çevrelerinin sizi tam da döngünün kapandığı bu noktada keşfetmesi eserinizin spiralin bir sonraki aşamasında sizi götüreceği yerde İstanbul özünün varlığını anlaması açısından önemli…


 

DM – Sergide farklı eserlerde farklı renkler kullanıldığı gibi, içinde farklı renkler barındıran eserler de var…

RL – Evet mesela çok renkli eserlerimde farklı bir karar aldım. Tuvali boyaya hazırlamadan ham halini kullandım. Öyle görünmemesine rağmen bu da tek bir hareketle yapılmıştır. Burada çok fazla güç kullanmak zorunda kaldım. Ancak tuvalin ham kullanılmasından kaynaklanan bir direnç vardı. Ve bu direnç ön görmediğim bir şeydi.

 

DM – Ve o direnç kabul edildiğinde sanatçıyı bambaşka bir söz söylemeye taşımış…

Her sanatçının bir sözü vardır söyleyecek. Kimi sözle söyler, kimi müzikle, dansla, kimi renkle… Renée Levi de renkleri, araçları ve hatta renk ve araç kararlarını indirgeyerek söylüyor sözünü.

İndirgedikçe öze gitmenin müthiş bir renkli hazzını yaşadım Art On’da. Bu haz 21 Şubat’a kadar Art On galeride, İstanbullu sanatseverin deneyimine açık. Kaçırmayın derim.

 


KÜRATÖR DR. NECMİ SÖNMEZ’İN
BAKIŞINDAN RENEE LEVİ

Renée Levi ile 1999 yılında Fransa’da gerçekleştirdiğim Structures Transverses isimli ilk uluslararası grup sergisinde beraber çalıştım. O sıralarda Frankfurt Üniversitesi’nde Sanat Tarihi doktorası yapıyordum. Renée’nin çalışmalarını ilk kez 1998’de Zürich’te büyük bir sergide görmüş ve adeta bakar bakmaz etkilenmiştim. Sonra diyaloga geçtik. Ortak bir hikayemiz de var: ikimiz de İstanbulluyuz. O yıl Basel’deki atölyesini de ziyaret ettim. Sonra Essen kentinde bulunan Museum Folkwang’ta çalışmaya başladım. 2003 yılında orada Renée’nin çok büyük bir kişisel sergisini yapma şansım da oldu. Sergimizin ismi “SARIYER”di. O zamandan beri Renée’nin İstanbul’da bir sergisini yapmayı hayal ediyordum. Şimdi İstanbul’da, tanıştığımızdan 16 yıl sonra, çok heyecan duyduğumuz bir sergiyi gerçekleştiriyoruz. Sibel isimli sergimizin böyle bir küçük hikâyesi var. Çok özel bir sergi ve ortaklık olduğunu düşünüyorum. Bütün bunlar bizim ortak hikâyemiz gibi. Bu sergiyle aslında Renée bir tür doğduğu şehre geri dönüyor gibi oluyor ve bu bizim için çok önemli.


 

Dalia MAYA
Şubat 2015

Bu yazı Şalom Derginin Şubat-Mart 2015 tarihli sayısında yayınlanmıştır. İlgilenen için link:Sözün indirgenip ruhun sanata dönüştüğü hal

Sergiyi gezmek isterseniz

Benzer yazılar

Yorum yazılmamış.