Nisan 16, 2024

huzur evi deyince…

huzur evi deyince…
Yıllar önce idi. İzmir’de bir başına yaşayan, evini kendi çekip çeviren, tüm işini kendi halleden anneannem, bir gün geldi dedi ki bize, “İstanbul’da, yeni bir huzur evi açılıyormuş. Ben 2 aylığına orada bir oda kiraladım. Gidip bakacağım, nasıl bir şeymiş orada yaşamak” İstanbul dediğin koskoca bir şehir. Sözünü ettiği yer, şehrin dışında. Şimdi koca bir yerleşim bölgesi ama o zamanlar bir dağ bağşı. Bizde araba yok, nasıl gidilir gelinir oraya belli değil. Olurdu, olmazdı, derken “iki ay nasılsa, ben kendi kararımı verebilecek kadar akl-ı selim bir insanım, bir gidip deneyeceğim. Siz tatile gittiğimi düşünün”. Kalktı gitti. Yeni kurulmuş bir sistem, henüz oturmamış, müşteri desen bir elin parmaklarını geçmiyor. Birinci ayı sonunda “yeter” dedi. “Burası bana göre değil. Ne sohbet edebileceğim gibi bir can var burada, ne de yemekleri bir şeye benziyor. Tamam yaşlıyız, sağlıklı olacak, ama sağlıklı olacak diye lezzetsiz olması da gerekmiyor” . Döndü geldi. Çok keyifli bir ay geçirdik beraber evimizde.

Yıllar geçti. Bir gün İzmir’den bir telefon “Anneanne düştü, hastanede gelin” Koştu gitti tabii annem. Bir ay hastane odalarında yaşadıktan sonra, baktık olacak gibi değil, getirdik İstanbul’a , yerleştirdik bir geriyatri hastanesine… “Yapacak bir şey yok artık, beklemekten başka, her an her şey olabilir” dedi doktorlar.
Derken iyileşti. O kadar iyileşti ki, taburcu edilecek. Bizimki inatçı, “çıkmam” dedi. “Burası çok rahat, sorumluluk yok, uğraşmak yok, burnum kaşınsa, doktorum elimin altında, neden çıkayım? Kalacağım burada.” Geriyatri hastanesi ama, tutmuyorlar normalde hasta olmayanı. O yine de allem etti, kallem etti, bir oda ayarlattı kendine. Cuma akşamları, özel izinle çıkar hastaneden ve gelirdi eve Şabat yemeğimizi paylaşmaya. Kendisi yıllarca İzmir’de Karataş hastanesinde gönüllü maddi kaynak topladığı için, hastanelerin içini dışını bildiğinden, hem orada yaşayıp, hem de gözlemlerini sunardı yöneticilere. Doktorlara, hemşirelere, hatta başhekime oranın patronu gibi fırça çektiği de çok olmuştu… Hastane yönetimi de her fırsatta, gazeteciler, ya da devlet büyüklerinin ziyaretinde, prenses gibi onu sürerdi reklam niyetine öne…
On yıl yaşadı o ilk yıllarda otel niyetine kullandığı o hastanede. Yaşamının artık kendini dahi unuttuğu ve bebekliğine döndüğü, son bir kaç yılında ise; artık evi olmuş olan o hastanede, bizim ona evde verebileceğimizden çok daha büyük bir huzur ve çok daha uzman bir bakımla yaşadı. Tıpkı aynı kurumda yaşayan yüzlerce başka hasta yaşlımız gibi. Bizler ise, ancak saygı gösterebilirdik kararlarına; sevgimizi, şefkatimizi sunarak ona bunca yıl. Orada geçirdi büyümekte olan kızım nice saatlerini. Evde olsa, onlarca oyuncak arasında belki de geçirmeyeceği kadar çok saat oynadı büyük büyük annesiyle.

Tam bilinmemekle birlikte, bu dünyaya gözlerini yumduğunda 99 yaşındaydı anneannem. Her zaman kendi kararını veren bu koca çınar, gider ayak koca bir ders vermişti bize. Şikayet etmek yerine başına gelenlerden, değişen şartlara uyum sağlamış yaşamını yaratmıştı doğru bildiğince. Yok, vicdansızlık değil bence bir insanın huzur evinde yaşaması. Vicdansızlık, varsa eğer, o insan oraya yerleştikten sonra ailesinin yaklaşımında gizli. Bir de tabii söz konusu huzur evindeki bakım şartlarında. Bunların hepsini yaşanabilir kılmak ise, sadece bizim elimizde.

Dalia MAYA
11/12/2012
17:47

 

 

Benzer yazılar

Yorum yazılmamış.