Ekim 01, 2020

Ece Benligiray ile “Holistik” Beslenme

Ece Benligiray ile “Holistik” Beslenme

MİNİ YARIŞMA

Değerli okurumuz, size 3 soruluk bir mini yarışma düzenledik. Sorular biraz özel belki. Ama cevapları da zaten kimselere söylemenize gerek yok cevaplarınızı, sizde kalacak.  

İşte sorular

  1. Doğduğunuz andan itibaren bu hayatta en çok sevdiğiniz 3 kişi kim?
  2. Doğduğunuz andan itibaren bu hayatta en çok değer verdiğiniz 3 kişi kim?
  3. Tamamını kendinize ayırmaya karar verdiğiniz bir zaman diliminde olduğunuzu düşünün. Evdesiniz, her şeyi bırakmışsınız. Tamamen kendinizle baş başa kalacaksınız.  O anda bir telefon çaldı. Bir arkadaşınız birlikte kahve içmeye çağırdı. Ne yaparsınız?

……..

Cevaplarınız hazırsa, buyurun sohbetimize…

Kutlamaları severiz.  İsteriz ki her anımız kutlamalarla, sevgiyle geçsin. Ama unuturuz gündelik yaşamın keşmekeşinde… Sevmeyi unuturuz… Değer vermeyi unuturuz. Unuttuğumuzu bildiğimiz için de takvime özel günler yerleştirmişiz. Sevgililer günü de Şubat ayının kutlama ve sevgiyi hatırlama bahanesi.  Biz de bu yüzden,  beslenme uzmanı arkadaşım Ece Benligiray ile polistik yani bütünsel beslenme üzerine konuştuk.

Ece’cim, soruları sorduk… Okurlarımız en sevdiklerini ve en değer verdiklerini düşündüler… ne amaçlıyorduk bundan?
Bir farkındalık. Şunu merak ediyorum: Acaba kaç kişi cevaplarına kendi adını yazıyor? Kaç kişinin en çok sevdiği, en çok değer verdiği insanlar arasında kendileri yer alıyor? Kaç kişi arayan arkadaşlarına yalan söylemeden o anı kendisiyle baş başa kalmak için ayırdığını söyleyecek denli kendine değer veriyor? Verdiğim tüm seminerlere dönüp baktığımda bu sorulara bu şekilde cevap veren ancak 1-2 kişi olduğunu görüyorum. “Başkalarını seviyoruz” diyoruz ama büyük çoğunluğumuz kendimize bu değeri vermiyor. Biraz sorunca, cevaplarına kendi adını yazanların çoğunun çok yakın bir zamanda yaşadığı bir farkındalık olduğunu öğreniyoruz.  Diyorlar ki, “Öyle bir kazık yedim ki hayatımın en önemli kişisinin kendim olduğumu anladım.”

“En sevdiğim kişi ben kendimim” demek,  bencilce, egoistçe değil mi? Narsistik olmaz mıyız “en değerli benim” deyince?
Biz kendimizi sevmekten korkuyoruz. Oysa sana cebinden bana bir çikolata versene desem. Cebinde çikolata yoksa, yok diyeceksin rahatlıkla. Kendini beslemediğin zaman başkasına nasıl verebilirsin ki? Kendini sevmekten korkan insan başkasını sevebilir mi? mümkün değil.

Beslenmeyi konuşacaktık.
Haklısın. Ama bu nokta önemli. Beslenme konusu da önemli. Zaten sonraki sorum da bu. Beslenme deyince aklınıza ne geliyor?

Son zamanlarda en çok ketojenik diyet bir de 16 saat açlık konuları gündemde.
Tam da bunu söylemek istiyorum. Beslenme deyince ilk verilen cevap yemek. Ama nelerden beslendiğimizi sorsam, spor diyeceksin belki, tiyatro diyeceksin, müzik diyeceksin, arkadaşlar, ilişkiler, hobiler… Bütünsel beslenme dediğimiz şeye geliyoruz. Sadece gıda değil. Her çeşit beslenme. Ancak böyle bir beslenme için kendi öz varlığının farkında olman lazım. Ona bir sevgi duyuyor olman lazım. Verdiğin değeri gösterecek zamanı ayırman, o yatırımı yapman, o emeği harcaman ve yeri geldiğinde onu ortaya koymak için belli şeylerle karşı karşıya gelmen lazım. “Hayır” demeyi bilmeli ve  hayır dediğin insanın vereceği tepkiye hazırlıklı olman lazım. Kırmadan o ilişkiyi yönetecek bir duruş sergilemen gerekiyor. Hayır cevabı karşı tarafa çok kolay geçmiyor ama söylemek lazım. “ İlişkileri inşa etmek için emek harcamalı, kendimize ayırdığımız zaman için pişmanlık duymamalıyız.  Farkına varmadığımız, kendimize öz değerimizi vermediğimiz zaman dengeler şaşıyor. Bedenlerimiz de bu şaşan dengelerin ilk göstergesi oluyor, kilo alıyoruz ya da çok zayıflıyoruz.

BİR MESAJ OLARAK FAZLA KİLOLAR: BENİ GÖR
Değerimizi göz ardı ettiğimiz yerde, duygusal bir açlık oluşuyor ve bu açlığı daha çok yemeye başlayarak doyurma çabasına giriyoruz. İşin aslı, bilinç altımız bize sesleniyor: Beni gör! Beni onayla! Varlığıma onay ver! Onu ortaya koyabilmek için kilo alıyoruz. Bu özgüvensizliğin sonuçlarından bir tanesi sadece. Fazla kilolu insanların alt yapısındaki nedenlerden biri.

Ya da anoreksiyaya varacak derecede zayıflıyorlar.
Çok zayıfların derdi şu: Kendimi yok edeyim tamamen. Görünmüyorum bari yok olayım. İdeal beden üzerinden hep gidiyoruz ya. Aşırı kilo da hastalık derecesinde bir zayıflık da bir sonuç.

Hepimizin bir şekilde görünür olma ihtiyacı yok mu?
Yetişkin olmak, birey olmak, ruhsal tarafında tekamül, bunların hepsinin gerçekleşebilmesi için bir yerlerden geçmemiz gerekiyor. Öncesinde senin duygun yerlere iniyor, çok basit şeylerle düşüyor. İki adım atıyorsun, üçüncüde düşüyorsun. Annen şöyle bir yan bakarsa,  hoppp yerlerdesin. Yetersizlik tavan! Ya da kendine göre çok güzel bir şey yapıyorsun ama yetişkinlerin dünyasında yaptığın şey çok da özel değil. Orada değersizlik duygusuyla karşılaşıyorsun. Sistem böyle çalışıyor. Sana çocukken bu yeterlilik ve değerlilik duygularını mümkün olduğunca minimize edecek deneyimler veriyor. Çok küçük şeylerden çıkıyor bunlar, kasti değil çoğunlukla. Ağırlığı  0-2 yaşa arasında atılan kayıtlar bunlar. Sonra sen kendini yeterlilik ve değerlilik duygusuyla tekrar inşa ettiğin zaman birey oluyorsun zaten. Artık dışarıdan onay ve sevgi ihtiyacı duymuyorsun.  Tabi ki sevilmek her zaman güzel de, kendi iç onayını muhafaza edip kendini içten sevebildiğin zaman bireysin. Üstatların, guruların dışarıdan sevilmek diye bir derdi yok! Öz varlığıyla o kadar bütün ve huzur içinde ki…ve kendi içinde o kadar sevgisi var ki.. zaten çekiliyorsun ona, seviyorsun onu. Başkası beni sevsin diye bir derdi yok. O zaman seviyorlar zaten. Ama bu hayatı neşeli kılan da o yolculuk zaten.  Yani hepimiz zaten o kafada dünyaya gelsek, ben zaten çok yeterliyim ve çok değerliyim, hiçbir şey yapmasam da bütün dünya beni çok sevecek kafasıyla gitsek, ne insanlık bu kadar gelişir, ne biz bu kadar eğleniriz.   Yediğimiz dayaklar bir taraftan da o dayaklardan kurtulma ve kendimizi iyileştirme süreci hayatı neşeli hale getiriyor.

Sorun o düştüğümüz yerde takılıp kalmamız. Yeniden ayağa kalkmanın yollarını bilmememiz…
Oysa sağlıklı bir birey olmak için o yolları bilmek gerekiyor.

Kısaca sıralasak?

  • Düştüğünü kabul etmek gerekiyor. Çünkü düştüğümüzü bile kabul etmiyoruz bazan
  • Acıdığını Kabul etmek gerekiyor
  • Düşmenin normal olduğunu Kabul etmek gerekiyor. Benim alanım hep kilo problemleri ile ilgili. Hep şöyle bir duruş var: acımadı ki. Nasıl acımadı. Göz yaşların kenarlardan sürekli süzülüyor ve acımadı ki diyorsun. Düştüm ve acıdı. Tamam hata yaptığım için düştüm, görmediğim için ya da biri ittirdi, düştüm. Ama düştüm ve canım yanıyor şu anda. O acıyı iyileştirmek için  kendine zaman vermen gerekiyor. Yaptığımız şu: Düştük mü? Düştük. Her yer yara bere içinde ve sen  acımadı ki diyorsun. Acımıyormuş gibi yürümeye devam ediyorsun. Güç bir yerde tükeniyor.

Bu acıyla devam etme çabası neden peki?
Ötekiler ne der? Düştüğünü ve acıdığını dışarıya belli edememe durumu. Kendi canının acısına katlanmayı başkalarına düştüğünü göstermeye tercih ediyor. Çünkü o kadar kendini sevmeme durumunda ki, dışarıdan onay alabilmek için o kendine verdiği sevgiden vazgeçip dışarının tepkisine bakıyor. Bu arada da kendine kızıyor. Ben nasıl düşerim diye dayak atıyor kendine. Acıyla yoluna devam edebilmek için de güce ihtiyacın var. O güç bir gün tükeniyor. Alzheimerla patlıyor. Başka hastalıklarla patlıyor. Oysa “Tamam, ben düştüm. Düşmeme rağmen ben değerliyim. Hata yapmaya hakkım var. Düşmeye de hakkım var. Ve düştüğüm yerden kalkmadan önce kendimi biraz toparlayıp kendime biraz anlayış göstermeye de hakkım var, acıdığını hissetmeye de hakkım var ve sonra bunu iyileştirmek için neler yapabilirim” diye düşünmek de var. Bu aslında işin çok daha sağlıklı yolu.

Şuna  çok kızıyorum mesela:  Ağır hastalığıma rağmen ben bugün yine işimin başındayım. Niye? O iş senden daha mı kıymetli? Bedeninden? Yani sadece evrilmiş bir ünvan için ya da ben hastayken de ayaktayım diyebilmek için… Peki sonra ne oluyor? 3 günü ayakta geçirdim canavar gibi, ondan sonra 15 gün yatakta… Bir yere kadar taşıyor beden. Ondan sonra artık yatacaksın. Hem de daha uzun yatacaksın. Başka şansın  yok. İyi ki öyle bir aklı var bedenin. Bilgeliği var. O bedeni biraz sevsek… Biraz dinlesek, o kadar güzel koyuyor ki ortaya aslında isteklerini. Dinlemiyoruz.  Yediğim şey bana iyi mi geliyor kötü mü geliyor? Farkında  bile değiliz. Gece sonra mide yanmalarıyla uyanıyorsun. Değer vermiyorsun çünkü. Bak hep değer vermek, sevmekle alakalı.  Kendini sev, bedenini sev. Kendine o değeri  verdiğin zaman zaten mesajlar da geliyor ve sen de doğru olanı yapıyorsun, hareketini de yerine getiriyorsun, ihtiyacın varsa dinleniyorsun.  Bunların hepsi kendi kendine akan şeyler.

DEĞER DUYGUSU VE GÖBEK BAĞI
Hareket konusu da öyle. Sen bedenine ne kadar iyi bakarsan o da sana o kadar iyi hizmet edecek. Ama sınırsız hizmet etmek mecburiyeti varmış gibi bir yaklaşım içerisindeyiz. Aynanın karşısına geçip ben bu bedeni beğenmiyorum demek kolay. Kim yaptı peki onu öyle? Sen yaptın! Özenmedin. İhtiyaçlarını karşılamadın, hor kullandın. Sonra göbeğin çıktı. Çıkar!

Göbek bağımız dünyaya bağlandığımız yer ve kendimizi değerli olduğumuzla ilgili duygu birikimini de göbek bağı üzerinden alıyoruz.  O göbekte biriken yağlar o değer duygusunun düşüklüğünün getirileri. Kendine verdiği önemle, özenle bağlantılı.

 

DEĞER DUYGUSU MU YETERLİLİK Mİ?
Yeterlilik dünyaya dair bir şeyleri ortaya koyabilme becerisi. Değerlilik ise hiç bir şey yapmandan kendini iyi hissedebilme hali. Değer duygusu daha düşük olanların yeterlilikleri çok yüksek oluyor genelde. Dünyaya dair başarılar elde edeyim ki, insanlar benim değerimi fark etsin alt bilinci oluyor.

Değer duygusu yüksek olduğu zaman, kendinden vaz geçercesine ortaya bir şey koyma ihtiyacı kalmıyor. Kritik nokta orası aslında. Her değer duygusu düşük olan yeterlilik için çalışıyor manası çıkmaz ama dönüp baktığın zaman yeterliliğini yükselterek kendini değerli hissetme çabası illa ki görülür. Zaten böyle öğreniyoruz. Anne babanın yan bakışından seni o kadar sevmediklerini anladığın anda gözlerine girmek için bir şey yapman gerektiğini öğreniyorsun.

ÇOCUKLAR NEDEN OBEZ?
Çocuğun annesiyle sadece o sevgiyi alarak geçirdiği kaliteli zaman dilimleri azaldıkça çocuğun korunma duyguları arttıkça obezite de artıyor. Çocuklar sınırsız yetiştikleri için korunma ihtiyaçları var.

SINIRSIZ YETİŞMEK DERKEN?
Her şeyi yapabilme özgürlüğüne sahip bir şekilde yetiştiriyoruz çocuklarımızı. Çocuk biraz sınır istiyor. Anne babasının onu korumasına ihtiyacı var. Dış dünyadan korumayı genellikle yapıyoruz. Ama bir de çocuğun kendisinden korunması meselesi var.  3 yaşında çocuk yemeği nerde yiyeceklerine karar veriyor. Ola ki zehirlendiler o kararın sorumluluğu çocukta. Ya da yemeği beğenmediler.  O çocuk o masaya oturduğu zaman  beğenmediği yemeğin sorumluluğunu almış durumda. Kendini kendinden koruyacak bir mekanizma girmedi devreye. Oysa, bu yetişkinlerin kararıdır. Karar yetişkinlerde olunca, çocuk kendini onların güvencesi altında hissediyor. Yeni nesil çocuklar, o kadar sınırsız yetişiyor ki, beni benden korur mu sorusunun olumlu bir karşılığı yok. O zaman kendini korumak için daha çok yemek devreye giriyor.

Çocuklardaki obezitenin  bu kadar artışı ile ilgili bir tarafında da o çocuğun biraz kontrolsüzlüğü var. Ve, tabi ki gıdaların etkisi var. Tabi ki çok kimyasal, çok seçenek, abur cubur…

O yüzden anne babalara eğitim veriyorum.  Sen çocuğunun yarın öbür gün obezite ile karşı karşıya kalmasını istemiyorsan yapmamız gerekenler var.

BÜTÜN MARKETLER CEZBECİDİ SAĞLIKLSIZ GIDALAR İLE DOLUYKEN… NASIL OLACAK BU?
Belli bir bilince ulaşmış olanlar iradeyi kullanarak çok daha rahat hareket ediyorlar. Ancak, kaçmak mümkün değil. Sağlıksız gıdadan kaçamazsınız. Sağlıksız gıdayı sıfırlayamazsınız. Bugünün meselesi, sağlıksız gıdayı minimize etmek ve o sağlıksız gıdaya gitmediğin zaman da kendini eksik hissetmemek gerek. Yani ben canım hamburger istediyse ve yemediysem bu benim içimde bir duygu olarak kalıyor.

SANKİ BURADA BAŞA DÖNÜYORUZ. BESLENME MESELESİ ASLINDA BİR DUYGUSAL YÖNETİM MESELESİ Mİ?
Dört ayaklı bir masa gibi düşün bunu. Bebeklikten yola çıkalım. Bebek dünyaya  geldiği zaman açlığının farkında mı? Acıktığı zaman kıyameti koparıyor. Doyduğu zaman bir lokma daha geçirebiliyor musun? Bitti. Biz zorluyoruz hep onu. Büyüdükçe, onu ihtiyacından fazlasını yemeye zorladıkça sonunda bir öğrenilmiş çaresizlik yaratıyoruz. . Oysa bir yaşa kadar ağzına sokuyordun, tükürüyordu. Tadı hoşuna gitmediyse, karnı toksa onu mümkün değil çocuğun boğazından içeri sokma şansın yoktu. Bu gıda tarafı masanın bir bacağı.

İkinci bacak, hareket tarafı. Çocuk yorgunsa ona bir şey yaptırabilir misin? Hareketli ise durdurabilir misin? Mümkün değil.  Biliyor mu bebek ihtiyacını?

Üçüncü bacak, uyku.  O da aynı şekilde. Bebek, bedeninin ihtiyacını o kadar güzel bilip karşılama yetisine sahip ki…

Dördüncü bacak ne?
Güven
.  Kendini güvende hissetmediği zaman da bunu ortaya koyabilecek beceriye de sahip.  Altını kirletmiş temizlememişsin. Benim bedenimde şu anda bir şeyler oluyor. Pişik oluyor çünkü. Yaygarayı koparmıyor mu? Gazı var. Birisi bir müdahale edip de çıkarması için destek olmamış. Bakım ihtiyacım karşılanmıyor diye çok güzel koyuyor ortaya. Sevgi almıyorsa, orada da bir ciyak viyak durum söz konusu. Güven ihtiyacı.

SORUN NE ZAMAN BAŞLIYOR?
Yetişkin hale geldikçe masanın bacaklarını dengesi bozuluyor. Önce güven, yeterlilik ve değerlilik tarafı bozulmaya başlıyor. Bunu diğer bacaklarla kapatmaya çalışıyoruz. En kolay olan ne? Elimizin altında ne var? Gıdalar var. Gıdaları bozduğun zaman uyku da bozuluyor. Yiyip yatıyorsun ve uyuyamıyorsun. Mide kendi işini halletmemiş çünkü. Ya fazla hareket ediyorsun ya da az hareket ediyorsun. Oysa ihtiyaç güven ayağındaydı. Hala orada. Diğer ayakları besleyerek dengeyi daha çok bozuyorsun. Kilo almaya başlıyorsun.

SEN ZATEN KAŞIKÇI ELMASI İKEN TEK TAŞIN BİLMEM NESİ OLMAYA UĞRAŞIYORSUN Kİ?
Onun için kendimizi sevmek ve kendi yeterliliğimizden emin olmak kendi değerimizin farkında olmak “evet ben kendimi seviyorum ve bu değeri hakkedecek kadar da güvendeyim” demeyi öğrenmek ve sistemin içinde güvede olmayı yeniden keşfetmek gerek. Bu olduğu zaman hem vücudumuzda ideale ulaşıyoruz hem de hayatımızda. Çünkü denge kuruldu mu her yerde kuruluyor. İhtiyacın kadar ve yeteri kadar, kadar hareket ediyorsun, besleniyorsun ve uyuyorsun. Değerli olduğunu ve sevgide olduğunu fark ettikçe dışarıdan onay alma ihtiyacın da yok oluyor. Işıldıyorsun. Kendi içinde bir çağlayan haline geldiğinde dışarıdan bütün ırmaklar da gelip sana bağlanıyor zaten. Beden muazzam bir organizma. Bireysel olarak biz muazzamız. Ama o kadar farkında değiliz ve o kadar o mükemmelliğimizi normalleştirme çabasındayız ki… O muazzamlıktan ve mükemmellikten korkup ait olmaya çalışıyoruz bir şeylere, birilerine. Kaşıkçı Elmasının sahibi kim? Dünyanın en nadide eserlerinin sahibi yok. O kadar biricik ve nadideyiz ki aslında. Yine de birilerine ait olma çabamızı hiç bırakamıyoruz. Sürekli güzel olduğumuzu duymaya ihtiyacımız var. Biricikliğimizin farkında değiliz. Dünyada benden bir tane varın farkında değiliz. Onu fark ettiğin anda, bunu sana kimsenin söylemesine ihtiyacın yok. Zaten benden bir tane var. Kimse söylemese de Kaşıkçı Elması da bir tane. Peki ben niye Kaşıkçı Elmasıyken kendimi tektaşın bilmem nesi haline getirmeye  uğraşıyorum ki? Hiç ihtiyacım yok. Başkaları söylese de söylemese de. Bunu bilmek işi değerli kılıyor.

 

 

ECE BENLİGİRAY KİMDİR?
Doktor ya da öğretmen… Hatta ikisi birden. İkisi birden olmak istemiş çocukken hep Ece. İnsanlara faydalı olmak hep ön plandaydı onun için. Gıda mühendisliği okudu. Büyüdüğü evde kilo hep üzerinde konuşulan bir mesele idi annesi nedeniyle. Üstelik kendisi de genç yaşında geçirdiği önemli ameliyatlar sonrasında kilo sorunları ile karşılaşmıştı. Oysa küçüklükten itibaren uzun boyu ve zarafeti ile bedeninin farkındalığında yetişmişti. Gıda mühendisliği okudu.  15 yıl kadar gıda sektöründe çalıştıktan sonra kendisini gerçek manada ifade edebileceği mesleğin aslında beslenme danışmanlığı olduğunu ve bunun sadece gıdayla değil psikolojiyle de bir arada harmanlanabileceğini fark etti. Amerika’da, bütünsel beslenme koçluğu eğitiminin yanı sıra bir çok dalda tamamlayıcı eğitimler aldı. Ece bugün bu konuda eğitimler ve seminerler verdiği gibi psikoloji doktorasını da tamamlamak üzere. Ayrıca fazla kiloları neden vermediğimiz konusunda bir kitap yazmakta. “Kilo sorunun altında çözmemiz gereken bir şey var. Onu çöz zaten kilolar gidecek” diyor ve ekliyor “Yıllardır yaptığım danışmanlıklardan vardığım sonuç, kökenine inmeden sorunları çözemediğimiz. Dikenin üstten kesilmesi gibi. Spor yapıyorsun, diyet yapıyorsun dikeni üstten kesiyorsun. Oysa, içine girip kökü ortadan kaldırdığında bir daha bir şey yapmana gerek kalmıyor. Zaten çiçek açıyorsun orada

 

Dalia MAYA

Bu yazı Şalom Derginin Şubat /2020 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

Benzer yazılar

Yorum yazılmamış.