Haziran 01, 2020

Özelleştirdikçe, sıradanlaştırıyor muyuz?

Özelleştirdikçe, sıradanlaştırıyor muyuz?

Çekenin midir fotoğraf yoksa çekilenin mi? Saklayanın mıdır yolsa bakanın mı? Ya da yıllarca sonra, kapalı kaldıkları karanlık dehlizlerden yüz binlercesini çıkarıp da tek tek inceleyen, ayıklayan, düzenleyenin midir? Düzenledikçe tanımadığı binlerce insanın 60 yıl boyunca Maryam Şahinyan’ın stüdyosuna gelip de çektirdiği fotoğraflar ile yakın bir dostluk ilişkisi kuranın mıdır? Birçoğu dönemin pozlarında zamana dair -şimdinin selfieleri gibi- ortak özelliklere dikkati çekmekte. Şurada düğün, nişan fotoğrafları; tiyatro grupları, müzisyenler burada… Öbür yanda eteklerini tutup birer kelebek misali reverans veren kızlar… Bir tarafta yatağa yüzüstü uzandırılmış ellerinin üzerinde yukarı doğru kalkıp kameraya bakmaları sağlanan bebeklerin fotoğrafları. Bir benzeri de bizim evde yok muydu? Babamın da sanki tam böyle bir fotoğrafı vardı… Ya da annemin aynı reveransı yaparken bir fotoğrafı…

Arşiv önemli… Sadece belgeleri korumuş olduğu için değil; ama bir dönemin İstanbul şehir yaşamına ışıl tuttuğu için de önemli. Ve yine, erkek egemen stüdyo fotoğrafçılığı döneminin belki de tek kadın fotoğrafçısı olması açısından da önemli. Şimdiki gibi değildi o zamanlar… Fotoğraf da şimdiki yaptığımız gibi tüketilmiyordu. Kültür tüketilmiyordu, insanlar da tüketilmiyordu. Yaşamın önemli anları tarihe bir kanıt bırakmak adına stüdyoya gidilip fotoğraflarla kayda geçiriliyordu. Hem ismini ve görüntüsünü tarihe yazmak adına, hem kim bilir uzak memleketlerdeki ve akıllara gelmese bile uzak nesillerdeki akrabalara bir selam çakmak adına… Gösteriler, boks dövüşleri, danslar, doğumlar, dinsel törenler… Dediğimiz gibi, dönemin belki de tek kadın stüdyo fotoğrafçısı idi Maryam Şahinyan. Kendisi Ermeni idi. Müşterisi ise Ermeni, Yahudi, Müslüman, Rum bakmıyordu onun etnik yönüne. Kadın olması değiştiriyordu belki birazcık müşterisini. Kadın müşteri için tercih sebebi olabilirdi bu. Ve geriye dönüp baktığımızda zamanın geçişini, kültürün ve insanların değişim ve dönüşümünü de seriyordu gözler önüne. Tayfun Serttaş’ın Pilevneli Galeri’nin beş metrelik ana duvarında on bine yakın fotoğrafın hepsini tek tek incelemek izleyici açısından çok olası değil. Öte yandan bu dev fotoğraf anıtına bakıp -üstelik de bu gün arşivin sadece onda biri olduğunu da göz ardı etmeden bakıp- Tayfun Serttaş’ın dediği gibi; kimim ben sorusunu sormadan geçmek pek mümkün olmuyor.

Arşivi incelerken zamanın geçişini insanların kıyafetlerinden fark ediyor insan. Duruşlarından, bakışlarından… Şapkadan baş örtüye geçiş gözlemleniyor belki daha kolay… Dönemin İstanbul kültüründe her düşünce ve etnisiteden insanın belki de bugünden daha rahat kabul gördüğü dikkatimi çekiyor. Eşcinsel çiftin fotoğrafı belki de en çarpıcısı bu anlamda… Ve yine Tayfun Serttaş’ın sorusu dönüyor ister istemez beyinlerde: “Hangi İstanbul’un evladıyım ben? Hangi kültürün devamı?”

10 bin fotoğraf bir duvarda… Çoğunu seçemiyorum bile… Sadece göz hizamdakiler… Baktıkça düşünüyorum… Sahi biz, her birimiz bugün, elimizde akıllı telefonlarımız ya da fotoğraf makinelerimiz, bir yıl içinde kaç tane fotoğraf çekiyoruz, paylaşıyoruz, unutuyoruz sonra? Kaçı kalacak gelecek kuşaklara? Ayıklamak üzere nasıl da dev bir koleksiyon bırakıyoruz onlara? Dönüp bakıyor muyuz ya da biz bile çektiğimiz onca fotoğrafa yoksa onlarla birlikte tüketiyor muyuz hayatları? Deneyimleri? Özel anları? Ve dahi yaşamları? Stüdyo fotoğrafçılığından sokak fotoğrafçılığına geçtiğimiz ölçüde her anımızı özelleştirdikçe, sıradanlaştırıyor muyuz özel anları?

Tayfun Serttaş’ın Maryam Şahinyan arşivini bağlamından kopartıp yeniden bağlama oturtarak sanat pratiğine dahil ettiği Flashblack sergisi Pilevneli Galeri’de 26 Mayıs’a kadar gezilebilir. Kim bilir belki siz de sergiyi gezerken, beyninize doluşan sorular arasında geçmişinizden, ailenizden daha önce hiç görmediğiniz bir sahne yakalar, arşiv fotoğrafları denizinden keyifli bir anılar denizine yolculuk edersiniz.

Dalia MAYA

Bu yazı Şalom Gazetesinin   09 Mayıs 2018 sayısında Dalia MAYA’nın İsimsiz isimli köşesinde yayınlanıştır. İlgilenen için link: http://www.salom.com.tr/haber-106775-ozellestirdikce_siradanlastiriyor_muyuz.html

 

MERAKLISINA NOT:

Köklü bir Sivaslı aileye 1911 yılında doğan Maryam Şahinyan ailesi, bölgede sahip oldukları 30’a yakın köy, beş büyük un fabrikası, sayısız gayrimenkul ve kent merkezindeki Şahinyan Konağını 1915 sonrasında geride bırakarak Samsun üzerinden İstanbul’a sığındı. Harbiye’de mütevazı bir apartman dairesine taşındıklarında Şahinyanlar için, Cumhuriyet döneminin getirdiği yeni koşullar altında bambaşka bir süreç başladı.

Ailenin geçimini sağlayabilmek için 1933’te, Beyoğlu’nda Yugoslav iki kardeş tarafından işletilen Foto Galatasaray’a ortak olan babasından erken yaşta stüdyo fotoğrafçılığının tüm inceliklerini öğrenen Maryam Şahinyan, 1937 itibariyle tüm ailenin ekonomik yükünü omuzlayarak stüdyoyu tek başına işletmeye karar verdi. Bu durum, dönemin muhafazakâr koşulları altında İstanbullu birçok kadın açısından tercih nedeni sayılarak stüdyoya çeşitli avantajlar sağlayacaktı. Hiç evlenmeyen ve çocuk sahibi olmayan Şahinyan, yarım asırlık meslek hayatında, Galatasaray’da üç ayrı mekânda işlettiği stüdyosunda kesintisiz olarak üretmeye devam etti. Stüdyosunun faaliyet gösterdiği süreçte, 1942 Varlık Vergisi’nden 1974 Kıbrıs Savaşı’na farklı siyasal dönemlere ve İstanbul’un 50 yıllık zaman diliminde geçirdiği demografik ve sosyokültürel dönüşümlere tanık etti. 1985’te yaşlılık nedeniyle stüdyosunu devrettiğinde, geride 100 bini aşkın görüntüyü kapsayan İstanbul’un en emsalsiz görsel arşivlerinden birini bırakmıştı.

Benzer yazılar

Yorum yazılmamış.