Mayıs 30, 2024

Ümit Ünal resim yaparsa: MAHLUKAT BAHÇESİ

Ümit Ünal resim yaparsa: MAHLUKAT BAHÇESİ

Siz onu ödüllü sinemacı, senarist, yönetmen, yazar olarak tanıyorsunuz. Hatta “ben aslında ressam olmalıymışım” dediğini biliyorsunuz belki, ama resim çalışmalarını hiç görmediniz. Şimdiye kadar görmediniz. Ayakları yere basan, sakin; başarılı, bir o kadar da kadar mütevazı, hani hayata mizah penceresinden bakan, içi dışı bir komple bir sanatçı o.

Ümit Ünal “Mahlukat Bahçesi” sergisinin açılışında heyecanlı ancak evinin oturma odasında en yakınları ile muhabbet eder gibi rahat hali ile içimizi ısıttı. İlk defa tanışıyordum Ümit Ünal ile, oysa sanki kırk yıllık dosttuk.IMG_5933

İstanbul Concept’in yapımcılığını üstlendiği, küratörlüğünü Zeki Coşkun’un yaptığı Mahlukat Bahçesi sergisinde her birimizin içinde var olan, kimi zaman farkında bile olmadığımız; en derinlere bastırdığımız, reddettiğimiz; kimi zaman bir şükür nefesle kabullendiğimiz bin bir hayvansal, mahluksal yanımızın bir ayna misali yüzümüze tutarak hicvetmekte. Bazan keyifli, neşeli bir ruh hali, bazan bireysel ve toplumsal yaşanmışlıkları, yüzleşmekte zorlandığımız korkuları, hatta dehşeti; yüreğinden çıkan her duyguyu doğrudan yüreğimize akıtan bir resim/karikatür hikayesi Mahlukat Bahçesi.

Son bir buçuk yılın bir “resim günlüğü”. Bireysel olduğu kadar toplumsal. İnsan bedeni coklu- umit unalçizimlerinin üzerine yerleştirilmiş hayvan kafaları, bitkiler, şeyler… Ve alt yazı görünümlü hikayeler: aforizmalar. Gündelik yaşamdan, sokaklardan alınma, o kadar gerçek ve bir o kadar da gerçek dışı. Gerçek ile gerçek dışının birlikteliği ile çarpıyor insanı. Sakınmıyor sözünü. Tek bir çekiç darbesiyle söylüyor diyeceğini. O denli güçlü! Son derece ciddi, bir o kadar da hercai. Bir çocuk gibi… Oyun oynuyor yaşamla, toplumla, yaşananlarla… Oyun oynuyor, eğleniyor, kahkahalar atıyor, dehşete düşüyor, sırasında çığlık çığlık bağırıyor! Ama ne yapıyorsa ciddiyeti ile, yaptığı işle bütünleşerek yapıyor.

İnsanın içinde toplumsal öğretiler sonucu sakladığı gerçek özündeki iyi ya da kötü nitelediği ne varsa çekinmeden açığa çıkardığınız, beyaz boşluğun, siyah var yok çizgilerin, capcanlı renklerle bütünleştiği, sessiz olanın sese büründüğü bu serginize ve içten samimi duruşunuza hayran kaldım.

İçindeki meşrebini mi dışarı çıkarıyor herkes bu sergide? Mahlukatlar mı çıkıyor ortaya?Olabilir. Ya da çıkamadığı için korkuyorlar. Ya çıkarsa diye korkuyorlar. (kahkahalar) O da olabilir.

Orası önemli bir nokta değil mi asında ? Kabuklar duvarlar koyuyoruz kendimizi korumak için mi?
Dışarıya çıkacak şeylerden de korkuyor olabilir, dışarıdan gelecek zarardan da korkuyor olabilir insan. İnsan kendi zayıflığı anlaşılmasın diye çevresine zırh örüyor.

O zaman daha zayıf olunmuyor mu?
O fark edilirse evet de… (gülüşmeler) Çoğunluk fark edilmiyor. Türkiye’de en çok işleyen şey o bence, büyük bir ciddiyet duvarı. Herkes çok ciddi çok dramatik. Işık gölge oyunları kitabımda da yazdım. Çocukken bir belgesel seyrediyorum. Bir kuş cinsi var, saz taklidi yapıyor. Bataklıkta. Çok ince zayıf bir kuş. Korunmasız da normalde. Tek korunma yolu ‘bööyle gagasını dikiyor’, saz taklidi yapıyor (bunu anlatırken kendi de kafasını dikiyor), sazların arasında saklanıyor. Bunun bir tanesini yakalamışlar. Getirmişler stüdyoya koymuşlar, masanın ortasına ışıklar, herkes çevresinde, bakıyor inceliyor. Bu da yazık hala saz taklidi yapıyor. Büyük bir ciddiyetle. Kafayı dikmiş (gülüşmeler) o kadar ışığın, kameranın ortasında!

Böyle çok ciddi olan insanlar ve böyle çevrelerine zırh geren insanlar bu kuş gibi bence . Aslında her şeyimizle ortadayız değil mi? Bütün zayıflıklarımızla… Herkes her şeyimizin ne olduğunu biliyor

Kendimiz hariç belki de…
Kendimiz hariç. Bir de işte ona rağmen söylememek ve böyle gizlemeye çalışmak. Bizde en çok işleyen şey o. Ama ben büyük ölçüde ilk işlerimden beri çok kişisel işler yaptım. Teyzemden beri insanlara hep çok açık olarak her şeyimi anlattım.

kirpi - umit unalEserlerin arasında içine kapanık biri vardı. “Bana asosyal diyorlar, ama asosyal değilim” diyor.
Kirpi. Öyle insanlar var. Aslında kirpi ama “hiç asosyal değilim” diyor. (gülüşmeler)

Dün, 23 Nisan çocuk bayramı idi. Çocuk dediğimiz kirpiliklerini, kurtluklarını, tilkiliklerini, her bir özelliğini yaşıyor. O bir özgürlük belki. Yaş ilerledikçe biz yaratıcılığı, mizahı kaybediyoruz ve bütün o bize has özellikleri de saklıyoruz.
Çocuklar deli gibi bir şey aslında. Cıva gibi, elle tutulamaz bir şey. ‘Aslında her çocuk dahidir, dahi bir sanatçıdır sadece büyüdüğünde unutur onu’ diye meşhur birisinin lafı vardı. İnsan küçükken çok daha deli, çok daha özgün şeyler düşünürken sonra ister istemez belli kalıplara göre düşünmeyi öğreniyor ve hoşa gitmeye çalışıyor. Aslında insanı en çok kısıtlayan şeylerden bir tanesi o sanatta: Hoşa gitmek. Başka insanları memnun edecek şeyler yapmaya çalışmak. Halbuki, bir yandan da en özgün şeyler, hiç başkasını düşünmeden yaptığın şeyler. Piyasanın kurallarını düşünmeden, satar mı satmaz mı, sakıncalı mı değil mi gibi şeyleri düşünmeden yaptığın şeyler aslında sanatta en ilginç şeyler oluyor. Çünkü sanatın öyle bir algısı var. Yemekte böyle olmaz. Yemek yaparken bir insan onları kimin yiyeceğini düşünmek zorunda. (gülüşmeler – bir sinemacı olarak gözünün önünden nasıl bir sahne geçiyor acaba?) Sanatta öyle yaptığınız zaman olmuyor. Ticari iş tam da seyircisi düşünülerek yapılmış işler. Hollywood ona göre çalışıyor. Araştırmalar, sosyolojik veriler vs hepsi göz önünde bulundurularak yapılıyor. Bunu şuna satabiliriz, şu kadara satabiliriz. Ama onların içinde bile en tutması beklenen iş bazan yatabiliyor ve bazan hiç hesaplanmamış özgün bir iş kenardan sıyrılıp ticari olabiliyor. Ticari dünyanın haricinde “gerçek” sanat diyeyim, orada gerçekten özgünlük ve kendi sesini bulmak şart. Her alanda sinemada, edebiyatta, resimde… Başkasının hoşuna gitmeye çalışmadan bir şey yapabilmek şart.

Biz sizi sinemacı ve yazar biliyorduk. Ama resim aslında en başında varmış biz pek bilmiyorduk.
Aslında çocukluğumdan beri hep bir şeyler çiziyorum. Hatta her yerde söylüyorum ressam olmak istiyordum küçükken sinema biraz tesadüfen çıktı.

Resim her zamandan yaptığınız bir çalışma mı? Nasıl bir süreç bu?
Son bir buçuk yıllık işler bunlar. Ama şöyle ben hiç büyük boyutlu bir şey çalışmamıştım. Şimdiye kadar çalıştığım en büyük işler 50×70 kağıtlar üzerine idi. Oturduğum yerden kontrol edebileceğim şeyler yaptım hep. Aslında işte ta çocukluğumdan beri hep bir şeyler çiziyorum. Hatta her yerde söylüyorum ressam olmak istiyordum küçükken. Sinema biraz tesadüfen çıktı. Bizim okulun tanıtımını gördüm. “A sinema okunabiliyormuş, sinema okuyayım” diye düşündüm. Üniversite sırasında karar verip öyle okudum.

Başarılar da öyle geliyor. Farkında olmadığınız başka bir mahluk belki içerden çıkan?
Ve aslında belki de hikaye anlatma tarafım daha ağır basıyor. Resimlere, baktığınızda tam bir ressam gibi düşünmekten çok, aslında her birinin bir hikayesi var. Eserler de sanki o hikayeyi görselleştiren işler.

Altında da dip notu var o hikayenin.
Bazısı sessiz, konuşmuyor. Ama çoğu konuşuyor. Ve bundan sonra bir seriye daha başladım. O biraz daha resimsel ve daha büyük boyutlu. Umarım seneye bir sergi daha açarız. Dev manzaralarda küçük, kaybolmuş insanlar.

Mahlukatlar bitmiş mi oldu. Biter mi bitiyor mu hiç?
Arada yine çıkıyor bir şeyler. Şimdi meela şair bir arkadaşım var. Mehmet Yaşin. Kıbrıslı. O bu seriyi çok seviyor. Onun şiirleriyle ortak bir şeyler yapmayı düşünüyoruz. Belki bir ortak kitap. Mahlukat Bahçesi ayrı bir seri, fakat onun çok “sert” diyebileceğim şiirleri var, biraz açık saçık vs. İki tanesine desen çizdim, belki onunla öyle bir proje yapıcaz. Bu havada öyle bir şey yapacağız.

Adada yaşamak çok farklı bir bakış getiriyor mu? Önceden Cihangir’de yaşıyormuşsunuz? Eserler değişir mi?
Bakalım, daha çok yeni ada. Yaklaşık 2 ay filan hiç bir şey yapamadım. Çünkü o evin tadilatı, taşınması, yerleşmesi vs. ile uğraştım. Şimdi yeni yeni oturuyor yeni başlayacağım. Göreceğiz. Farklılık olacak mı? Bu seri ve bundan sonraki “story boards” diye ayrı bir seri daha yapıyorum. Bunlarda alt yazı yok, bunlar daha resimsel. Hep böyle bir takım manzaralarda ufak insanlar var. Bir takım manzaralarda kaybolmuş. Yine sanki devam eden bir hikaye var gibi de… İşte botta kaçıyorlar…bu göçmen hikayelerinden falan çok etkilendim. (ama bu başka bir sohbetin konusu). Şu botlar, o çaresizlik çok çarpıyor beni gördüğüm zaman. Bunlar şimdi daha büyük boyutlu yanan köyler. Bir de Mahlukat Bahçesi’nde hep suluboya çalıştım. Bunlar daha akrilik.

Mahlukat Bahçesi filmi de yaparsınız. Besliyor mu bir birini?
Bence her sanatçı aslında kendi dalına göre yaşıyor. Sürekli kafasında not alarak. Ressam buraya girdiğinde buranın ışığına dikkat eder, şuranın yeşili, o siyah çizgiler. Sinemacı benzer şekilde burada kamerayı nereye koyayım diye bakar. Kafasında hemen notlar almaya başlıyor. Veya edebiyatçı aklına gelen cümleleri, şair mısraları not alıyor kafasına. Sonra bir yer geliyor ve oradaki şeyler birleşiyor.

Kusuyor bir şekilde
Bu eserlerin altına yazdığımız notlar hep yollarda duyulmuş, kulağıma çalınmış sözler. Ya da twitter da birisi bir şey yazıyor, onu görüp etkileniyorsun. Aslında altındaki bütün notlar onların ağzından yazılmış laflar. Her biri bir karakter gibi. Biraz da o “sinemacı notları”.

O zaman Ümit Ünal önce sinemacı sonra ressam demek mümkün mü? Yoksa hepsi bir bütün mü sizin bakışınızda?
Aslında hepsi bir bütün. Yani sonuçta bütün bunlar var. Sinemada başka türlü. Sinemanın bunlarla kıyaslanmayacak bir tarafı da var. Dışarıdan çok etkilenen bir sanat. Endüstri aynı zamanda. İlla sinemada tam içinden kopan şeyi yapman her zaman söz konusu olmuyor. Dışarıdan bazan bir yapımcı geliyor, ben bu hikayeyi film yapmak istiyorum diyor. Onu alıyorsun, ya da daha ticari olur diye düşündüğün şeyler oluyor, ona göre yazdığın şeyler oluyor. Sinemada dış etkenleri daha çok göz önünde bulundurman lazım. Bunlar mesela benim nerdeyse seyirciyi ya da izleyiciyi tamamen unutarak, kendi kendime gerçekten ben bunu yapmak istiyorum diye yaptığım işler.

Aslında şunu mu diyorsunuz? Sinemayı toplum için veya izleyici için, endüstri için ticari olarak yapmak durumundayız, ama bu aslında kendim için yaptığım – beğeni alır, alıcı da olursa, ne mutlu, yoksa kendim için yaptığım- bir şey mi diyorsunuz?
Evet. Ama hepsi aynı birikimin sonucu. Hepsi aynı gözlemler, aynı dertlerin sonucu. Aynı beyinden, aynı yürekten çıkıyor. Hepsi bir.

Sinemada başka insanların gözü çok mühim, bir yönetmenin senaristin görüşü seyirciye ulaşıncaya dek arada bir saymadım ama herhalde 200-300 kişi var. Önce para bulacaksın, para sahiplerini ikna edeceksin, kendi paran olsa dahi onun tümünün yetmesine imkan yok. Bir şekilde o para bulunacak! Orada bir sürü insanla konuşulacak, ikna edilecek, o projeye katılacak. Sonra bütün bir ekip, kameramanı, art direktörü, kostümcüsü bütün içiler, sesçiler, hepsi o projeye ikna olacak, sevecek ve kendilerinden bir şey katmaya hazır hale gelecekler. Sonra oyuncular. Kaç oyuncu varsa, hepsinin o projeye katılımı ve kendilerinden bir şey katması çok mühim. Stüdyosu var, kokusu, rengi, baskısı… yüzlerce insan var arada. Ve hepsini gerçekten o projeye ikna etmeniz lazım. Arada küçücük bir şey aksasa, birisi tam anlamamış olsa sizin projenizi, filme bir yerinden zarar geliyor. Ama bunlar çok daha direkt. Bu gerekten benim için bir hikaye yazar gibi, izleyenle doğrudan bağlantı kurduğum işler.

Kitaplar nerede bu arada?
Kitaplar da resim gibi. Orda da sonuçta evet yayın evi var araya giren, editör var ama sonuçta kitapla seyircinin arasında, senle seyircinin arasında çok daha az bir şey var. Kurabilirsen onu. Sinemada da sonuçta bir insan bir filmin karşısına oturduğunda aslında yönetmenle birebir konuşuyor gibi. Ama oraya ulaşana dek çok zor bir teknik süreçten geçiyor film. Ve her aşamasında bir başka insanın katkısı var. Kurgucunuz kötüyse film kötü olabilir. Kötüyse ya da tam filme ikna olmamışsa, veya art direktör kötüyse, bulduğu kıyafetler, dekorlar yeterince iyi değilse, filme zarar verir.

Yönetmen bu olmadı , daha iyisini getir diyemiyor mu yani?
Hayır diyor. Ama o film, uzun bir süreç ve bir noktada kayboluyorsunuz içinde. O ekiple birlikte hareket etmeniz çok mühim. Yönetmen de, her aşamada oldu olmadı diyor fakat hepsini göremiyor olabilir. O ekibin doğru seçilmiş ve doğru hareket ediyor olması çok mühim.

Peki bu sergiye geri dönersek. Siz toplumu bir mahlukat bahçesi gibi mi görüyorsunuz? İnsanları öyle mi görüyorsunuz?
Buradaki mahlukatın hepsi değişik insanların değişik yönlerini anlatmak için aslında, her biri bir şeye, bir tarafa işaret ediyor. Çok sevdiğim bir arkadaşım var. “Peki beni çizsen ne olarak çizerdin” diye sordu.
Ben de dedim ki bunların her biri aslında bir insan değil tek bir insanı hicvetmekten çok, atıyorum mesela Selfie çekenleri hicvetmek için o selfie - umit unal140 karakter - umit unalsarz - umit unalgergedanmaymun, ama o tek bir Selfie çeken eğil, bir sürü Selfie çeken. Ya da bir düşünür hindi var. Twitterda 140 karakter sınırlaması var ya, bu da işte “bazı büyük düşünceler 140 karaktere sığmıyor” diyor. O da mesela aslında twitterda çok ciddi takılan ve yine en baştaki kuş hikayesine döneceğiz , kendini çok ciddiye alan, ciddi ciddi bir takım laflar yazan insanları hicvetmek için. Ama tek bir kişi değil. Gergedan var. O gergedana dönüştüğünü sonradan fak etmiş, karısı demiş “ya alnında bir şey çıkıyor”. Sonra farkına varınca “çok geç oldu” diyor. Gergedana dönüşmüş. Bu seride ilk çizdiğim oydu. Bu serinin başlangıcı oydu. İonesco’nun bir oyunu var, Gergedan diye. Giderek gergedanlaşan bir toplumu anlatıyor. Bu benim bir tanesi kendi başına gergedanlaşmış.

Evet sonuçta bir sanatçı ne yaparsa yapsın dönüp dolaşıp anlatacağı şey çevresindeki insanlar. Onlarla hesaplaşıyor, onları eleştiriyor, onları seviyor. Bu da öyle bir şey işte. Sonuçta sokakta duyduğum laflar, gazetelerde , sosyal medyada okuduğum laflar yansıdı buraya. Biraz bizim Türk klişeleri diyeyim yani: İşte “şarz diye yazanla olmaz abi” Benim bir arkadaşım birisiyle buluşacakmış, bir bara gitmiş ama tanımıyor. Mesaj gelmiş “Lojadayım” diye. Locadayım yerine… O da o an vaz geçip çıkmış gitmiş.

Biraz bizim herkesten bahsediyorum

Şu anki toplumumuza dair tek bir şey çizecek olsanız ne olurdu?
Herhalde her bir parçası diğer parçalarla boğuşan bir şey çizerdim. (gülmeler – bu sefer ciddiyeti biraz dağıtmak için bu gülmeler) Ben 51 yaşındayım. 12 Eylül öncesi -çocuktum gerçi, çok algılayamıyordum- ama galiba bir tek o zaman böyle bir kutuplaşma vardı. Herkeste bir birinden acayip bir nefret ve güvensizlik ortamı vardı. Bir de galiba şimdi var. Korkunç bir kutuplaşma var. Toplumun bütün uçları birbirinden giderek ve çok nefret ederek ayrışıyor ve birbirini aynı zamanda yok etmek istiyor. Öyle bir toplumda yaşar hale geldik. Herhalde öyle bir şey çizerdim.

Bir de şimdi herkes bir başına bir kutup gibi sanki değil mi?
Evet çok tuhaf, gerçekten bunu ben aslında yıllardır dile getiriyorum da, 10 yıldır filan söylüyorum bunu belki de daha ile fazla.
Yurt dışına yaşamaya, biraz yaşayınca, biraz yabancı bir toplumu gözlediğinizde, daha sağlıklı işleyen toplumların nasıl olduğunu fark ediyorsun ve bu toplumun tuhaflığını fak ediyorsun. Hani daha sağlıklı işleyen bir toplum en başta trafik daha güzel akıyor. İnsanlar daha birbirine saygılı. Şehirlerin içinde birbirlerinin üstüne çıkmadan yaşıyorlar. Bizde böyle hayatın her alanında tuhaf bir şekilde hiç bir kural, hiç bir yasa yokmuş gibi yaşanıyor. Her an her şey mubah, her şey mümkün, her şey olabilir. O bana çok ürkütücü geliyor. Bir toplumun hem yazılı kuralları, kanunları var, hem de yazısız hani birlikte yaşama alışkanlıklarına dayalı şeyleri var. Bizde onlar ortadan kalkmış gibi. Öyle çok küçük topluluklar kendi adaları içinde o kuralları kurmuşlar, orada yaşıyorlar ama oradan çıktığın anda bir anda bir jungleın içindesin. İstanbul’da bir yerden bir yere giderken ben öyle hissediyorum.

Sokakta yürürken bile öyle. Sanki görünmezsiniz. Bodoslama giriyor üzerinize. Siz kenara çekilmezseniz. Normalde karşılıklı biri bir tarafa çekilir, biri bir tarafa. Hayır yok, dümdüz. Gerçekten dediğiniz gibi yurtdışında yok böyle bir durum. Nasıl düzelteceğiz biz bu toplumu? Sanat biraz da bu mesajı veriyor mu, vermek yükümlülüğü var mı?
Sanatın etkisi oluyor ama çok yavaş. Sanat çok derinden, en güçlü sanat, en popüler sanat eserleri bile aslında çok derinden bir etki yapıyor ve çok yavaş uzun vadede bir etki yapıyor. Biz düzeldiğini görmeyebiliriz. (gülmeler).
Mesela Büyükada’da yaşamaya başladım. Bir ay oldu gerçi ama mesela 23ü orada, Aya Yorgi’de özel bir ayin vardı. Binlerce insan geliyor ve herkes oraya yürüyor, dilekler ipler vs. Bir grup genç kız yürüyor yol ortasında, fayton şoförü üzerlerine sürdü faytonu; öyle yanlarından sıyırarak geçti. Kızlar çığlık çığlığa falan. Geriye bakıp “bağırın biraz, bağırın” diyor. Ama bu o kadar çok ki. Zaten gün içinde yüzlerce bunlardan görüyorsun. Normal bir ülkede Köprüye girerken o acil servis yolu, oraya girmek kimsenin aklına gelmez. Bizde oraya girip bir de kuyruk oluyorlar, girmeyen de enayi. (gülmeler)

Umut var mı ?
Var. Sonuçta bu tür bir iç gerginlikle bir toplum uzun süre yaşamaz. Bir şekilde kendi yolunu bulacak ve bütün bu kutuplaşmayı bir şekilde çözecek. Başka yolu yok. Bu böyle yukarıdan emirle veya eğitimle olacak bir şey değil. Toplumun kendi kendine farkına varıp geliştireceği bir şey. Ama dediğim gibi zaman alacak. Bir kaç on yıl.

Victor Hugo’nun sözü geliyor aklıma. “Toplumu değiştirmek istiyorsanız büyükannelerinden işe başlamalısınız.”
Evet. En çok kadınlar. Asıl bence toplumu en çok değiştiren insanlar çocukları yetiştiren kadınlar. Onlar kötü eğitildiği zaman, onlara kötü davranıldığı zaman onlar da çocuklarına kötü davranıyor, ve kötü çocuklar yetiştiriyorlar.

Bu bir kısır döngü çünkü o çocuklar da öyle yetişip kendi çocuklarını da öyle yetiştiriyorlar.
Ama işte bir yandan baktığınız zaman 100 sene öncesinden de çok farklı Türkiye. 100 sene önce de şu anki Türkiye’yi hayal etmeye imkan yoktu. 100 sene önceki İngiltere ile bugünkü İngiltere de çok farklı. Veya Almanya. Almanya’nın yaşadığı şeyleri düşünürseniz, hele 100 sene içinde! Toplumlar bir yandan da çok hızlı değişiyor, gelişiyor da. Şimdi bu bizim hayatımıza denk gelmiş bir kötülük ama bir toplum böyle gitmez. Bu bir şekilde değişecek ve toplum kendi çözümünü bulacak ve bir balansa oturup bambaşka bir yere gidecek. Bir yandan daha da kötü olabilir. O ayrı. Bir anda Afganistan da olabilir. Ama o bence zor bu kadar dünyanın merkezinde bir ülkenin, bu kadar potansiyeli olan bir ülkenin bir anda çöle dönüşmesi çok zor. Bence hani bir şekilde bir orta yol bulunacak ve çözülecek.

Hitler yola çıkarken de çok zor diyorlardı Almanya için….
İşte bilemiyorum. Dediğim gibi bundan daha kötüye de gidebilir. Ama şimdiki Almanya’ya bakın yine sonuçta 50 sene içinde toparlanmış ve bambaşka bir ülke olmuş. 1930’lardan ne kadar farklı Almanya’nın şu anki hali. Bütünü konuştuğunuz zaman çok farklı düşünen milyonlarca başka Alman var.
Ben Türkiye’nin doğusuna çok geç gittim. Gerçi babam Urfalı ama oraya bile 24 yaşımda gittim. Onun dışında işte mesela Mardin’e 2011de gittim ilk defa. Festival için ve şunu görüyorsun aslında sınır var evet ama orada yaşayan insanların çoğu Arapça konuşuyor, Türkçe konuşan çok az insan var. Dediğiniz gibi 5 metre ötede doğmuş olsa Suriyeli, burada doğmuş Türk vatandaşı olmuş insanlar, ama aslında oralı yani.

Onun ötesinde biraz daha derin sohbet etmeğe başladığın zaman da…Onu acıtan şeyle beni acıtan şey aynı. Yok aslında bir farkımız.
Tabi ki. Tel Aviv’e gittim yine film festivali için. Oraya gidince aslında ne kadar benziyor Türkiye’ye diye görüyorsun. Ya Türk kültürü onları çok etkilemiş, ya onlar Türk kültürünü çok etkilemiş. Büyükada’da dolaşırken, Tel Aviv’in eski kısımları Büyükada’ya o kadar çok benzeyen yerleri var ki! Ya da ne bileyim İstanbul’da Bakırköy’de dolaşmak, Bakırköy’ün kimi yerleri ya da Levent’in kimi yerleri. O kadar benziyor ki. İnsanlar da çok benziyor. İnsan şunu fark ediyor. Ne kadar aslıda yakınız birbirimize. Yunanistan’a gittiğimde de aynısını düşündüm. Aynı Türkiye gibi. Bir nüans farkları var. Orada zeytinyağlılar ılık geliyor (gülüşmeler) bir de mezeleri daha güzel. Ama onun dışında fark yok. İnsanların iyi tarafları, kötü tarafları aynı.

Ve çok üzülmüştüm Yunanistan’da da ilk önce Midilli’ye gitmiştim. Sonra Selanik‘e filan da gittim ama Midilli’ye ilk gittiğimde o kadar yakın ki Midilli; Büyükada’ya gitmek gibi bir şey ama geçemiyorsun oraya. Öyle bir sınır var. Orası zor geliyor, burası zor gidiyor ve o güzellikten mahrum yaşıyoruz. Çok saçma!

Düşününce de çok acıklı. İnternette bir video seyretmiştim. Dünya haritası ama kısmi: Avrupa, Ortadoğu, bizim burası, Kuzey Afrika.. 1000 yılından itibaren sınırların değişimi ama animasyon. Çok hızlandırılmış olarak. Yüzyıllar saniyede akıyor. Öyle baktığın zaman o da çok acıklı. Sürekli değişiyor. Orası kırmızı oluyor, orası yeşil oluyor. Çok acayip. Avrupa’da yaşadığını düşününce, bir ülkedesin, sonra birden geliyorlar diyorlar ki yok artık burası o değil bu oldu. Avusturya-Macaristan artık o değil sadece Macaristan oldu; hayır şimdi Avusturya oldu, hayır şimdi Almanya oldu… (gülüşmeler) Çok tuhaf!

Vatan denen şey. O koku. Benim için koku çok önemli. Bir yere gittiğimde o tanıdık koku. Yemeklerin kokusundan başka, şehrin kendi kokusu var. İngiltere burası gibi kokmuyor. Çoğunluğun konuştuğu bir dil. Eski eşim İngiliz’di, bir dönem İngiltere’de yaşadım. İngilizcem de iyi ama bir noktada anadili başka bir şey. Onu çok özlüyorsun. Her derdimi anlatıyorum. Hemen hemen her şeyi anlıyorum ama bir nokta geliyor ki kendi dilini özlüyorsun. Ve o işte eski arkadaşların, eski hatıralar… O 30 senedir tanıdığın biriyle karşılaştığında bir espri yapıyorsun o da tak diye anlıyor, öyle bir şey vatan; oralısın işte. İlla ki herhangi bir etiket yapıştırmak gerekmiyor, ya da pasaportunda o yazması gerekmiyor.
Bazı yere gidiyorsun ve bir anda ev gibi, Hırvatistan’da bir anda, Allah’ın bir adası, bir köy birden küçüklüğümün Foça’sı gibi. Çok benziyor.
Koku, renk, yerleşim. Evet, kalsam kalırım ev gibi hissederim. Bir süre.

Sonra yine farklar mı çıkıyor ortaya?
Dediğim gibi insan iletişimi çok küçük nüanslarda işliyor. İnsan kendisi gibi insanlarla bir arada oldu mu, leb demeden leblebiyi anlıyor. Sen sokakta yürürken birisisi sadece kıyafetine bakıp, bu tamam, ya da tehlikeli biri ya da ilginç biri diye düşünürsün. Ya da konuşmaya başlarsın ilk 3 cümlesinden o insan için karar veririsin.
Yabancı bir ülkede yaşadığın zaman bütün bunları bilmiyorsun. Çoğu şeyin senin için bir referansı, manası yok, anlamıyorsun. Her şeyi bilsen de. Ben zaten bütün hayatım İngilizce okuyarak geçti, oranın kültürüne de hakimim diye düşünüyorum ama ne bileyim işte kaynanan Shakespeare’den soneler ezbere okuyorum, çok şaşırmıştı. Ondan sonra o bilmiyor çünkü ezbere Shakespeare sonesi falan. Çoğunu da okuduğunda hemen anlamaz ama hani onu bilmene rağmen her toplumun yazılı olmayan, orada yaşamadan anlayamayacağın, orada ancak bir kaç yıl yaşayınca yavaş yavaş anlayıp nüfus edebileceğin tarafları var. Onlar ilk anda karşına yabancı olarak çıkıyor ister istemez. Ama o burada yok mu? Burada da var. Buranın içinde çok iyi anladığın halde hiç bir zaman nüfuz edemeyeceğin bir sürü şey var.

Burada çok farklı kültürler var.
Tabi birden Fatih’e gitsek, başka bir dünya. Yaşayamayız içinde. Başka bir ülke yani.

Ama bir arada yaşamanın da yolunu bulmamız gerekiyor.
Bulunacak. Şimdiye kadar nasıl olduysa, bu zamana dek bu ülke nasıl ayakta kaldıysa, bütün bu karşıtlıkların da bir şekilde çaresi bulunacak. Başka yolu yok.

Bu bukalemun. Şimdi bunlardan çok var memlekette. Herkes çok inançlı gibi ama aslında çok kolay renk değiştiren şeyler var. Şu laf bunu çevirmeye imkan yok, benim bir arkadaşımın devamlı espri olarak söylediği bir laf, o da bir yerden duymuş. “Canım bak biz helva demeyi de biliriz, halva demeyi de biliriz.” Her dilden konuşuruz diyorlar.

blured - umit unal

ben her baharmazbut - umit unal

Bunlardan da çok var Türkiye’de. Hani mazbut geçinen, tutucu geçinen, düzgün geçinen ama aslında kafası incir ama incir yaprağı ile kapamaya çalışıyor. Arada bunları ilk çizmeye başladığımda daha esprili şeyler yapıyordum. Sonra yaklaşık 1 yıl içinde peş peşe bombalar patladı, insanlar öldü bütün onları da evde yaşıyorum bazı daha ciddi fotolar görüyorsun. Suratları “blur”lenmiş bir takım insanlar. Bu öyle bir şey. Biraz böyle bazısı bir espri üzerine, ve daha hafif bir ruh haliyle çizilmiş şeyler, mesela bu “ben her  bahar aşık olurum”. bu daha mutlu iken çizilmiş, ama bazısının arkasında da ciddi bir dehşet ve çaresizlik var.

Ama o dehşetin de çok etkisinde kalmamanın yolunu bulmak lazım belki de… Mizahı sürdürebildiğimiz sürece mi gelişebiliyor insan?Tabi tabi ama resim biraz o dehşetle baş etme yolu.. Resim aynı zamanda fiziksel bir şey. Başına oturduğun zaman boyaya bulanıyorsun. Oradan bir şey çıkıyor. Ben bunları akşamları yapıyordum o akşam vakti birden bire bir rahatlıyorsun.
Terapi gibi bir durum bu
Ama böyle sert bir şey çıktığı zaman, insan başka türlü bir rahatlık hissediyor.

Kimi insanın içini acıtan bir hikaye… Kimi daha gırgır bir yandan bunlarda da ciddi bir şey anlatmaya çalışıyorum ama gırgır bir şey.

 

Vav tasavvufta insanın özünü temsil ediyor. Vav harfi. Dolayısıyla insanın kendine dönüşü gibi. Biraz da cenine benziyor şekli. Aslında bütün vav - umit unalsergiyi de anlatıyor. Tasavvufta da insanlar meşreplerine göredir düşüncesi var. Hepimizin içinde de o hayvansal yanların hepsi var sonuçta.Bir yandan da ben gerçi çok az çalıştım Osmanlıca ama eski yazıda Ümit “Vav”la yazılıyor. Benim için öyle bir manası da var.

 

Şu da mesela o Ankara’daki patlamanın arkasından çizmiştim. Çok etkilenmiştim. Söyleyecek bir şey ankara umit unalkalmıyor, yapılacak bir espri kalmıyor. Biraz dediniz ya Türkiye’yi nasıl çizerdiniz diye. Belki bu kadar kanlı değil ama öyle bir mahluk ki, herkes birbirini tutmaya, yakalamaya, yok etmeye çalışıyor. Belki buna benzerdi. Biraz daha az kanlı. Bunu da çok seviyorum kafası bomba ama bir yandan saate bakıyor.

Her biri başka bir yanımızı bize gösteriyor. Kiminde insanın boğazı düğümleniyor, kiminde bir hoşlukla hafifliyor. Bakarken de aslında sanatçının ruh haline de giriyor izleyici.
Biraz bir dönemin günlüğü gibi oldu. Hemen her gün bir şey çiziyordum. Hepsi yok burada zaten çoğunu instagrama da koymadım. Ama benim için 1-1,5 yılın günlüğü de oldu. Her birinin hatırlıyorum ne hissederek yaptım diye.
“One more cup of coffe” şarkısına çok hayrandım. Biraz alaturka tınıları var , bon Dylan nasıl böyle alaturka söylüyor diye düşünüyordum, (arada şarkıyı da söylüyor) sonra plağın kapak yazısını Allen Guinsberg yazmış: o Yahudi, dua tarzında söylüyormuş. Ben onu alaturka gibi algılıyorum. Bu topraklarda gelişmiş bir söyleme tarzı batığınız zaman.
Bir de işte çok yavaş değişen şeyler. Şunu hiç unutmuyorum Bangkok’a gittik film festivali için. Ben yemek konusunda her şeyi denerim. Böcek, çekirge falan yiyorlar, onları yemedim ama bütün o deniz ürünlerinin hastasıyım. Takılıyoruz arkadaşlarla. Türk Büyük Elçiliğinde bir yemek oldu. Çağırdılar. Villa gibi minicik bir yer. Kadın da Türk yemekleri ile bir açık büfe yapmış. Nereden bulduysa taze fasulyesi bilmem ne her şey var. Bizimle beraber bir de Bosnalı bir ekip vardı onları da çağırmışlar. Adamlar 5 gündür ordalar hiç yemek yiyememişler. Diyorlar ki bir 5 gündür Mc Donalds’dan çıkamıyoruz. Hiç yiyemiyoruz bu Tay yemeklerini. Bizim yemekleri görünce gözleri döndü. İkişer üçer tabak. Ve masanın başında konuşurlarken “a işte fasulya da var, yalan dolma var” diyor. Fark ettim ki yemek isimleri hep aynı: Yalancı dolma yerine yalan dolma diyor. Köfte; kofta. Bütün bildiğimiz yemekler. Şunu düşündüm. Bosna’dan Türkler çıkalı 400 senedir en az değişen şey demek ki mutfak kısmı, en tutucu yani. Şimdi gittiğin zaman Bosna Türkiye’ye çok az benziyor. Ama mutfak değişmeden kalmış. Aynılar; isimleri tatları: bayıldılar. Tabaklarca yemek yediler orada; o bana çok ilginç geldi.

SPOT
Şimdiki son durum ne kadar acıklı! İnsanlar buradan geçip Avrupa’ya sığınmaya gidiyorlar. Avrupa bir de diyor ki “bunları geri alın, onun yerine size 3 milyar euro.” Ne kadar korkunç bir şey! Ne kadar aşağılayıcı! Hem o insanlar için hem bizim için! Avrupa’nın gardiyanı! Açık hava hapishanesi! (yeni serginin ipuçları, demedi demeyin)

Dalia MAYA
04/05/2016

Bu sohbetin daha kısa versiyonu Şalom Gazetesinin 04/05/2016 tarihli sayısında yayınlanmıştır. İlgilenen için link: ÜMİT ÜNAL’DAN ‘Mahlukat Bahçesi’

Ümit Ünal kişisel blogunda Şalom Gazetesindeki röportaja yer verdi.   İlgileniyorsanız linki tıklayın

 

 

 

 

Benzer yazılar

Yorum yazılmamış.