Temmuz 02, 2020

güneş olabilsem ben de

güneş olabilsem ben de

Bir kitap aldım elime. Dertli Dolap. Daha ilk satırları okuyorum. Yazar Nezihe Araz bebekliğinden hatırladığı ninesinin annesi Bülbül Hanım’dan bahsediyor. O an kayboldu kitap önümden. Bambaşka bir dünyada, bambaşka bir zamanda, bambaşka bir gerçeklikte buldum kendimi. Ay yüzlü babaannem geldi gözlerimin önüne. Hoş geldi. Çok küçük yaşlarımdan, bir iki belirgin sahne dışında pek hatırlamadığım ama anısı hep yumuşacık bir sevgi bulutu ile kaplı bir can. Mesela yaz aylarında yaşamımızın olmazsa olmaz plaj gezmelerine nadiren de olsa katıldığını hatırlıyorum.
İstanbul’un her yerinden denize girilirdi o zamanlar. Sarıyer’den kavaklara doğru Marmara’nın Karadeniz’e karıştığı Altınkum’dan, Marmara’da Yeniköy’de Carlton otelinin ve sonradan Tansu Çiller’in sahiplendiği, ardından da yanarak İstanbul’un yok olan tarihi zenginlikleri listesine katılan Sait Halim Paşa yalısının önünden, ya da Tarabya’da şimdilerde çok sevilen bir lokanta olan plajdan girerdik denize. Genç kızlık yaşlarımda Ortaköy’de şimdilerin gece kulübü, o zamanlar adı Lido olan mekanda Boğaz suyunda donmayı tercih eder hale gelmiştik. Erkenden uyandırırdı annem bizleri plaj günlerinde. Oyuncakları, havluları, mayoları, terlikleri dikkatlice yerleştirdiği çantaları sırtlanır evimizin az ötesindeki duraktan gidilecek plaja göre uygun minibüse biner, günün sıcağı vurmadan henüz yollara, erkenden varırdık plaja. O kadar erken giderdik ki pek kimsecikler olmazdı bizden başka. Deniz daha tertemizken, buz gibi suda ilk banyomuzu yapar, sonrasında da annemin evden çıkmadan hazırladığı sandviçlerimizle kahvaltımızı ederdik. Saat de bu arada tam dokuzu gösterirdi. Derken yavaş yavaş kalabalıklaşmaya başlardı plaj. Her plajda ayrı bir tanıdığı, dostu olurdu annemin. Lodos günlerinin tercihi Karadeniz kaymak gibi olduğundan Kilyos plajları olurdu. İşte o günlerde, katılırdı babaannem bize.
O bir tek Kilyos otelini severdi. Bir tek o plaja giderdik onunla çıktığımız pazar günleri. Şişli’den, önce Sarıyer’e, oradan da tekrar minibüsle Kilyos’a uzun bir yolculuktu. Kuyruklarda ayakta ya da minibüste otururken dolması için beklemeler ve yürümeler dahil bir saatten uzun sürerdi herhalde her yolculuk. Gidiş yorucu. Dönüş ise daha da yorucu. Yine de bize katılıp otelin gölgelik terasında oturmayı severdi babaannem bir başına. Biz de onunla aynı hizada, bir merdivenle inilen kumsala yerleştirdik. Arafta kalmanın ne demek olduğunu sanırım ilk o günlerde deneyimlemişim. Hem aşağıda kumlarda babam ve ağabeyimle oynamak, hem denizden hiç çıkmamacasına sularla boğuşmak isterdim, hem de kıyamazdım onun öyle bir başına oturup uzaktan bizleri seyretmesine… Kim bilir neler geçerdi aklından nur yüzlü babaannem. İki arada bir derede koştururdum oradan oraya. Beş dakika plajda, beş dakika onun yanında. Ne çok eskitirmişim o merdivenleri aşağı yukarı koşarak sürekli . “Üzme bu kadar canını “derdi annem “o çok mutlu burada bizimle olmaktan”
– bizimle değil ki, yalnız başına oturuyor
-bizimle, merak etme kızım, evde bir başına olacağına, bizimle…

Güneşin en tepeye çıkıp şehri kavurduğu saatlerde eve dönmek üzere plajdan ayrılmadan evvel terasta hep birlikte yiyeceğimiz öğlen yemeği saatine kadar dilim bir karış dışarıda aşağı yukarı koşmaktan helak olur, üstelik ne denizin, ne kumların, ne de babaannemin keyfine varabilirdim. Yıllar sonra anlayabilecektim ancak -kahvaltıların midelerimize inmesinden dolayı- hem çantaların hafiflemek yerine dönüş yolunda neden ağırlaştığını, hem de birlikte olmak için illa burun buruna olmak gerekmediğini. Ancak yıllar sonra anlayabilecektim, babaannemin o sıcak yaz günlerinde terasın püfür püfür rüzgarlı gölgeliğinde bizi seyrederken gerçekten mutlu olabildiğini. İnsanın mutluluğunun aslında yanı başında birisinin bulunmasına bağlı olmadığını ve yüreklerin birbirine değdiği yerde zaten zaman ve mekan silikleşirken huzur ve mutluğun ruhlara yerleştiğini. Bembeyaz saçlarının çevrelediği ay yüzlü babaannem. Bizlerden ayrılalı onlarca yıl geçti. O küçücük kız çocuğu büyüdü, anne oldu, kendi kızı bile oldu, o da büyüdü, büyüyor. Ama senin, o tombalak kızın ruhuna değen ruhun hala sımsıcak bir sevgi yayıyor. Ne yaptığın değil ne olduğun önemli derler, sen hep güneş olmuşsun evimizde. Ilık, yakmayan, ama usul usul, sessiz sakin ısıtan bir bahar güneşi olmuşsun. Ne mutlu eğer senin yolundan yürüyüp böyle bir güneş olabilirsem ben de gelecek nesillere.

Dalia Maya
02/03/2013
08:10

Benzer yazılar

Yorum yazılmamış.